benden bile bağımsız öyküler

bu blog bağımsız öykülerin uyumadığı yerdir

‘Ölüm Cezası Tefrika’ Kategorisi için Arşiv

Ölüm cezasına ilişkin duyuru – son olmayan bir son

Yazan: tembellikruyasi Ağustos 8, 2006

Yazarken verdiği rahatsızlıktan ötürü Ölüm Cezasına devam edemiyorum . Kendini öldürmekten bile korktuğu için vicdanı ile başbaşa yaşamak zorunda kalan zavallı Adamı da rahat bırakıyorum böylece.. Zaten O ne yaparsa yapsın artık ne ayın ışıltısını ne de güneşin rengini fark edemeyecek. Çünkü intikam soğuk yenen bir yemektir ve siz Canınızı kaybettiğinizde asla intikam alacak yeterli sayıda düşman bulamazsınız…

Böyle işte…

death1.jpgdeath1.jpg

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | » yorum bırak;

Ölüm Cezası B.8

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 16, 2006

Ya zaman sancıya mıhlanır ya da sancı zamana

Ortada bir acı varsa, büyük bir acı, bazıları, zamanın acıya mıhlandığı yerde kalmak daha iyi gelir insana der. Böyle olunca zaman acıya, kırgınlığa ya da bunlar gibi bir şeye takılır, akmayı bırakır. Bu duyguları yaşayan insan da orada kalır. O kişinin, zamanı, hayatı o tek anda olan kötü şeyle belirlenir. Kişi durur böylece ama diğer her şey çevresinden akıp gider, tüm dünya onun dışında kalır…

Dediğim gibi bu sadece bazılarına göre veya başka bir bakış açısına göre daha iyidir, kelimenin tam anlamıyla, ehven’i şerdir. Zaman acıya takıldığı zaman, hep aynı yerde, hep aynı acıyı yaşarsın. Amacı acı zamana mıhlanırsa, en iyisi güzel bir düşüş olabilir kişi için, aslında sakin olup da yeterince yüksekten atlayınca beton hissi verecek mavi bir denize.. Acı zamana mıhlanıp kalırsa, kişi yaşamaya, yürümeye, çalışmaya ve düşünmeye devam eder. Kişi nereye gitse, acı sonsuz bir sadakat ile peşinden gelir. Aslında acı, kişiye saplanır.

Birinci durumda kişi en fazla delirir. Garip sayıklamalar içinde, normal olanların görmediği bir yerlerde “bulunur”. Ama diğer halde acı her yerdedir, her anında seninle, beyninin, kalbinin, canının içinde seninle dolaşır. Deliremezsin çünkü yaşarsın, ölemezsin çünkü insansın…

Eğer ikisi birden olursa, ki tanrı korusun böyle bir dehşetten hepimizi, aslında olmayan bir yerde ve geçip gitmiş bir zamanda yaşayıp, gerçekte de ne olduğunu bilen bir zavallıya dönüşür kişi. Unutamaz, kaçamaz ve uyuyamaz!

Ne yaşayacaklarını insanlar seçmez. Zaman ve acı seçer. Sen ya dayanırsın başına gelenlere ya da öyle bakakalırsın.

+++++++++++++++ +++++++++++++

- “Sıradan bir şekilde “benimle çıkar mısın?” demek istemiyorum sana, sıradan bir şekilde çıkalım istemiyorum. Çünkü seni gördüğümden beri bir olağandışılık hissediyorum. Sesin dönüyor beynimde, neredeyse senin sesinle düşünüyorum diyeceğim. Rüyalarımda ya sürekli seni görüyorum ya da her gördüğüm rüyamı sana yoruyorum. Sonuçta bu da normal değil. İlk gördüğüm anda seni gözlerim kamaşmıştı biliyor musun, söylemiş miydim sana? Normal değil bunlar. Ama bana ne!! Normalin iyi olduğunu kim söylemiş. Söylenmişse de burada geçmiyor o laf!! Ne dersin?”

- “Neden böyle oldun peki? Neydi bendeki farklılık?”
- “Bir nedeni olmak zorunda mı?”
- “Hayır, sanırım..”
- “Sanma öyleyse!!”
- “Peki..”
- “Peki??”
- “Sen “o” olabilir misin?”, dedi Hayatı olacağından emin olduğu kız, kendi kendine düşünür gibi. Aşık olanın, beğenenin, isteyenin yalnız kendisi olduğunu sanan Adam, bu sorgulama karşısında afalladı.
- “Neden olmayayım”, dedi Adam neredeyse fısıltıya yakın bir sesle. Kız
- “Biliyor musun, ben de senin sesini duyuyorum beynimin içinde”, dedi gülümseyerek.

Adam o an ölebilirdi…

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | 1 Yorum »

Son Kart (ölüm cezası b.7)

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 10, 2006

Masada açılmayan son bir tarot kartı kalmıştı. Fal, genel olarak,  iyi çıkmıştı. Ölüm ya da hastalık yoktu, varolan sıkıntıların zamanla ortadan kalkacağını okumuştu kartlardan acemi falcı. Ama yine de o son kart önemliydi. Tam merkezdeydi. Adamın bozuk morali düzelmiş olsa da o kartın açılmamasını tercih ederdi. Çünkü en kötüler, ucuz filmlerde, hep en sonda ortaya çıkarlardı.

Kız kartı çevirdi. Geniş bir pencerenin önünde başını ellerinin arasına almış bir adam oturuyordu karttaki resimde. Kız daha bir şey söylemeden, Adam bu kartın anlamının iyi olmadığını anlamıştı. Falcı biraz düşündükten sonra “Hayatta istediğin şeylere ulaşacaksın, şimdiki kız arkadaşından ayrılacak, daha iyisini bulacaksın ve iyi bir işte çalışacaksın. Ama nasıl söylesem” birkaç saniye durakladı ve “Her şey sonunda iyi olmayabilir. Kartlardan hiçbir zaman tam olarak mutlu olamayacağını okuyorum.” dedi.

Adam o an kaderinin gerçekten de böyle olacağına inandı.  Onu üzüp duran kız arkadaşından ayrılmaya ve beklemeye karar verdi. Daha iyisini bulacaktı ve iyi bir işi olacaktı. Ama asla “tam olarak mutlu olamayacaktı.” Keskin mutsuzluklar yerine, sürekli bir az mutluluk halini tercih edebileceğini düşündü.

Kafasında bir cümle döndü. “Daha kötüsü olmasın.”

Daha kötüsü tabii ki olacaktı…

Bazılarına hep böyle olurdu…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, Ölüm Cezası Tefrika | 1 Yorum »

acıyla ve isyanla (ölüm cezası b.6)

Yazan: tembellikruyasi Nisan 27, 2006

İki insan birbirini sevmeyi bırakıp, birbirlerine olan aşklarını, tutkularını sevmeye başladıklarında gerçek aşk doğar. Birbirlerinden bağımsız bir üçüncü varlığı sever olurlar o evreye geldiklerinde çiftler. Zordur bunu sürdürebilmek ve daha da zordur aynı aşkı sevecek insanı bulabilmek. Zaten bu yüzden yetmişli yaşlarına gelip de hala birbirlerinin gözlerinin içine bakan karı koca sayısı bu kadar azdır ve yine bu yüzden milyonlarca insan, on yıllarca yan yana uyudukları hayat arkadaşlarına değil belki sadece bir kere göz göze geldikleri bir hayale sarılıp uyurlar geceleri. Ruh ikizi derler çoğu zaman bu bulunması ve korunması zor hayale. Aslında kimse ruh ikizini aramaz.                                                                     

O en ummadığınız anda aramazken bulunuverir. İki insanın zamanlarının ve mekanlarının anlaşılmaz, kararlaştırılamaz kesişimi sunar imkanı. Görmek gerikir bunu. O tek an, o tek mekan iki insanın hayatını bulunduğu noktadan alıp, gömlek gömlek üstün bir yere taşır. Orada bulutların arasında diğer şanssız ve beceriksiz küçük insanların dünyasına yukarıdan bakıp şükretme şansını elde ederler. Melek olmamışlarsa da onlar en yakın şey olmuşlardır. Melek olmamışlardır çünkü aşıkların bulutların arasındaki yerleri asla kalıcı değildir. Zemin çok kaygan, düşmek çok kolaydır ve bir kural vardır; eğer biraz aşağıya kayarsan bir daha eski yerine yükselemezsin. Çünkü aşağıdaki dünyaya ne kadar çok yaklaşırsa, oraya ait duygular o kadar benliğine sahip olur.

Bir çok insan iki kişilik cennetlerinden aşağıya düşerler. Onları kimse aşağıya itmez, başlarına ne gelirse kendilerinden gelir. Bir çok kişi minik dünyalarından hiç ayrılamazken, verilen imkanı kullanamazlar. Hep “Acı ve İsyan” olur dünyaya dönünce. Sonra gurur gelir ve tabii ki kendini beğenmişlik. En son nefret kendini gösterir. Nefret de aşka benzer. Çünkü iki insan birbirinden yeteri kadar nefret ederse bir yerden sonra artık birbirlerinden değil, bir üçüncü varlık olarak, nefretten nefret etmeye başlarlar. Aşk ile nefret arasındaki tek fark şudur; gerçek aşk çok azken, gerçek nefret için ruh ikizi olmaya gerek yoktur. Ama şurası kesindir ki bulutların arasından aşağıya düşen ve bunun için birbirini suçlayan iki insandan daha çok da kimse kimseden nefret edemez. Ama sonuçta ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar nefretle dolu minik dünyada sesleri duyulmaz olur.

Acıyla ve isyanla düştü gözlerim yere

Fırtına grisi yüzünde bir şaşkınlık.

Bulutların arasında, kör karanlıkta

Yapayalnızsam eğer ve düşüyorsam artık dünyaya

Tek suçlusu sen olmasanda

Yine de en çok sana kızdım.

Melekken ben ve hepsinin üstündeyken,

Eskiden,

Küçücük sandığım onların dünyalarına ortak oldukça o büyüdü.

Artık acıyla ve isyanımla

Kimse beni duymasa da

Beni duymayanların arasında, çığlık çığlığa bağırıyorum…

Körüm ve hiç bir düğümü çözemem, onu bulabilsem de

Ki seni bulabilsem de seni, seni, sevemem artık..

Bu minik dünyada artık sesin duyulmaz, cismin görülmez oldu.

 

Efsane olmaya aday aşklar bile böyle yitip gitmiştir tarihte. Aslında efsane olan aşklar da ya taraflardan biri ya da ikisi birden, sevgililer daha bulutların üstündeyken ölmüşlerdir. İnsanlar sonu gelmeyen hikayeleri severler, çünkü herkesin hikayesi bir nihayete erer.  

563278_faded_love.jpg

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, Ölüm Cezası Tefrika | 3 Yorum »

Ölüm Cezası b.5

Yazan: tembellikruyasi Nisan 18, 2006

————————                       ——————————              ————

 - Buyrun, hoşgeldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim- Ya çok fazla yer gezdim hiç bir yerde bulamadım. Bir arkadaşım tavsiye etti sizi. En aranmayan şeyler burada bulunabiliyormuş.“Dehşet”, diye iç geçirdi adam, “bu nasıl bir parıltı, nasıl bir ışık ki kızın yüzünü seçemiyorum.”-         Arkadaşınız doğru söylemiş. Bu dükkandan nice umutsuz insanı mutlu yolladık. “Ne dedim ben”, diye düşündü adam, “kitapların arasında dura dura ben de kitap oldum”. Sonra bir şey fark etti. Karşında duran kız gülümsüyordu ve eskiden dini programların jeneriklerinde gösterdikleri yavaş yavaş açan çiçeklerin görüntüleri gibi gülümseyişinin her anını yavaş çekimde seyredebiliyordu. Dudaklarının hafifçe kıvrıldığını, sonra gül rengi o dudaklarının arasındaki incecik bir çizgide ışıl ışıl çakan dişlerinin beyazlığını gördü. En sonunda da yanaklarında oluşan muhteşem gamzeleri. “Beni o gamzelerin içine gömsünler” diye düşündü.-         Ben İspanyolca öğreniyorum ve bunun için hikaye kitaplarına ihtiyacım var.-         Siz biraz bakının. Ben bilgisayardan bir kontrol edeyim, ne var ne yok.

——————————                          —————--        

-Peki kimi kimsesi yok muymuş bunun başka? Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | » yorum bırak;

Ölüm Cezası b.4

Yazan: tembellikruyasi Nisan 12, 2006

O sabah, her zamankinden farklı uyandı. Annesi onu uyandırıp babasına yardım etmeye gitmesi için söylenmeye başlamadan önce, kendi kendine açtı gözlerini. Doğrulup yatağın kenarına oturdu. Yaşamayı sevdiği uyku mahmurluğu bile yoktu.  Yapması gereken bir şey varmış gibi geldi bir an, gidilmesi gereken bir yer. Ama yoktu ki böyle bir yer. Tamam kitapçıya gidecekti ama bu iş için acelesi olmamıştı hiç. Saate bakma ihtiyacı duydu. Bunun için bir hayli uğraştı, acelesi olmayan tüm insanlar gibi saatini takmayalı bir hayli olmuştu ve nerde olduğunu bilmiyordu. Saatini buldu. Daha erkendi. Belki babası bile daha çıkmamıştı evden. Şaşkın şaşkın kalktı ayağa, hızla banyoya gitti. Ne garip diye düşündüğünü şimdi bile hatırlıyordu, beyni onu daha önceden hazırlanmış bir programa uymaya zorluyor gibiydi. Kader denen şeyin oyunları, hatta eski şairlerin dediği gibi onun ağlarını örmesi işte o sabah, bir bölümü kapatmış yeni bir bölümü açmıştı adamın hayatında. Kitapçının kapısı açıldığında adamın sırtı kapıya dönüktü ama birden dükkanın içinin aydınlandığını fark etti. Yumuşak sarı bir ışık tüm bedenini kapladı, yeni kitapların ciltlerinden yansıdı. “Tanrım” dedi adam. Neden acelesi olduğunu anlamıştı şimdi. Daha içeri kimin girdiğine bakmadan, gelenin kim olduğunu biliyordu. Yavaş yavaş döndü sanki gözlerinin kamaşmasından korkar gibi onları kırpıştırarak. Sonra zaman durdu… 

———————                ————————-                                 ——————

Cenazeden sonra eve döndüklerinde adam artık hiçbir şey hissedemeyecek haldeydi. Çevresinde olanları algılayamıyordu. Ona üzüntülerini bildiren insanları tanıyamıyor, söylediklerini anlayamıyordu. Adına bile duymadığı bir dilde konuşan insanlarla çevrilmiş gibiydi. İçindeki boşluk giderek her yeri kaplıyordu. Boşluk simsiyahtı. Bunu bilmekten öte görebiliyordu çünkü çevresi giderek kararmaya başlamıştı. Kendi kendine “Ben de ölüyorum galiba” diye düşündü. Birden farkına vardı; “Benim DE ölebilmem için benden önce birinin ölmüş olması gerekir”. Bir anda tüm bedeni kavruldu. “Ben de” diye tekrarlamaya başladı önce içinden, sonra mırıldanarak, sonra haykırarak. Çevresindeki herkesin koşuşturmaya başladığını ve kollarını tuttuklarını belli belirsiz fark etti, nedeni anlamadı, biri tüm ışıkları kapattı. “Böylesi daha iyi” dedi adam. Gözlerini açtığı anda Sevgilisinin öldüğünü biliyordu. Umarım bir kabustur diyemedi bile. Annesi baş ucunda, eli saçlarında, için için ağlıyordu. Gözlerini tekrar kapadı adam. Sevgilisinin yüzü gözünün önünde canlandı, sesini duydu. Onun sesiyle düşündü; “Bir daha bu yataktan çıkmayacağım”. Ağlamaya başladı. Annesinin babasını çağıran sesini duydu. İkisi birden oğullarına sarıldılar. Adam kendine hakim olamadan titremeye başladı, şiddetle. Odaya üçüncü bir kişinin girdiğini fark etti. Babası ona sarılmayı bırakıp sıkı sıkı tuttu. Diğer adam koluna bir iğne yaptı. İçinden gelen acı, Adamın iğnenin neden olduğu acıyı hissetmemesini sağladı. Tekrar kendinden geçmeden önce Hayatının iğneden nasıl korktuğunu hatırladı.  Tekrar gözlerini açtı. Ne kadar süredir uyuduğunu bilemiyordu. Yataktan kalkmaya çalıştı ama başı öyle bir dönüyordu ki bir an odasındaki tüm eşyaların canlanmış olduğunu düşündü. Usulca ayaklarını yatağın kenarından aşağıya sarkıttı. Yavaş yavaş doğrulup, oturdu. Kafasının içinde dolaşan bir çok ses vardı, bir çok radyo istasyonunun karıştığı bir frekans gibi. Adam onları anlamaya çalıştı bir süre ama sadece rahatsız edici bir uğultuydu. Ayağa kalktı. Hemen yatağının kenarındaki dolaba tutunmasaydı yere düşecekti. Yüzümü yıkamalıyım diye düşündü ve kendime gelmeliyim. “Ne oldu bana böyle?”.Banyoya kadar giden uzun yolu alırken bir şey fark etti, ev çok sessizdi. Annesinin hiç kapatmadığı ve sürekli en popüler şarkıları çalan minik teybin bile sesi duyulmuyordu. Adam banyoya girdi. Yüzününe bir avuç su çarparken çok kötü bir şeyler olmuş olduğuna dair belirsiz bir şeyler hissetti. Belki hasta olmuştu, kriz falan gibi bir şeyler geçirmiş olmalıydı. O yüzden böyle sersem hissediyorum ve beni uyandırmamak için evde hiç ses yok. Aynaya baktı. Gözleri şişmişti ve inanılmaz derecede kırmızıydı, sanki çok ağlamış gibi. Bir avuç daha su çarptı yüzüne, sonra tekrar aynaya baktı. Sakalları uzamıştı, en az üç günlük ve yanakları çökmüştü. Bir avuç su daha… Sağ dirsek içindeki mor bir nokta dikkatini çekti. İncelerken fark etti, ona serum takmışlardı. Tekrar kendi gözlerine baktı, “Niye bu kadar kızarmışlar” diye düşündü “ Sanki çok ağlamışım gibi.” Son bir avuç daha. Baş dönmesi biraz geçmiş gibiydi ama beyninde hala bir çok ses yankılanıyordu. Salona doğru yürüdü. Kapıya tutunarak içeriye baktı. Annesi ile babası fiskos köşesi adını verdikleri yerde karşılıklı duran iki hasır sandalyeye oturmuşlardı. Babası sigara içiyordu. “Benim babam sigara içmez ki” diye düşündü adam “en azından çok uzun bir süredir”. Sonra kafasındaki seslerden biri anlaşılır hale geldi, daha doğrusu diğerlerini bastırdı, “Genç kız için yapabileceğimiz hiç bir şey yoktu. Buraya getirildiğinde çoktan ölmüştü.”

 ————————-                                 ———————–             ——-

Benimle evlenir misin?

-EVET EVET EVET!!! 

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | 1 Yorum »

Ölüm Cezası B.1

Yazan: tembellikruyasi Nisan 10, 2006

Adam tek katlı gecekondudan çıktı. Mutlu değildi, huzurlu hiç değildi. Sadece görev bilinci yüksek insanların işlerini yaptıkları zaman hissettikleri türden bir tatmin vardı. Ama asıl ilginç olanı Adam’ın yıllardır çevresinde olduğunu farketmediği şeyleri görebilmesi, duymadığı sesleri duyabilmesiydi. Evler, ağaçlar vardı etrafında ve köpek havlamaları uzaktan gelen araba seslerine karışıyordu. Belki artık Hayatım’ın mezarını ziyaret edebilirim diye düşündü Adam. Sonra elindeki silahı yürüdüğü yolun kıyısındaki, bir kaç saat önce dinen yağmur yüzünden suları kabarmış kanala attı. Kafasını gök yüzüne kaldırdı. Bulutların arasından çıkan ayı gördü. Gerçekten ilginç, dedi Adam, hala oradaymış.

Sonra ay tekrar bulutların arasında girdi. Ortalık yeniden karardı. Sesler hızla silindi ve renkler uçup gitti.

———- —————- ————– —————–

Kapıyı açıp içeriye girdi adam. Tam yedi yıldır olduğu gibi yine “ben geldim hayatım” sözcükleri dudaklarını dondurdu ama içini yaktı. Ayakkabıları çıkardı, paltosunu astı, çantasını yere bırakıp salona geçti. Yedi yıldır yaptığı gibi yine önce aynalı büyük vitrinin tam ortasında duran fotoğrafın yanına gitti. İki yanında mumlar ve çiçeklerle sanki bir ikonmuş gibi yerleştirilmişti. Parmaklarının ucuyla soğuk camın ardındaki güzel ve genç kadının yüzüne dokundu. Sonra çerçeveyi eline aldı, dudaklarına götürdü, usulca öpüp yerine bıraktı. Birkaç saniye fotoğrafın iki boyutlu gözlerine kitlendi gözleri. Başını iki yana salladı, zorla ayırdı gözlerini. Fotoğrafın sol alt çaprazında ki çekmeciyi açtı. İçinden silahını aldı, yedi senedir haftada birkaç kez yaptığı gibi. Silahın mermi haznesini kontrol etti. Bir mermi vardı içinde, her zaman ki yerinde ateşlenmeye hazır. Tereddütle eli titredi adamın, birkaç kez biraz yukarı biraz aşağı hareket etti. Sonra yine başını salladı. Boştaki eliyle gözlerini ovuşturdu. Kısa bir an daha durdu, fotoğrafa baktı kaldı. Silahı yerine koyup çekmeceyi kapadı. Dudakları bir özürle kıpırdadı. Diğer bir çekmeceyi açıp içinden kibrit çıkardı. Dikkatle mumları yaktı. Uzun bir süredir ilk kez başını kaldırıp vitrinin arkasını kaplayan aynaya baktı. Kendi aksini görmek yüzünde bir korku ifadesinin oluşmasına neden oldu. Adam aynadaki aksinde gördüğü saplanıp kalmış acıdan korkuyordu. Yedi yılda çok değişmişti. Saçları bembeyaz olmuştu. Pürüzsüz yüzünde artık çizgiler derin ve keskindi. Dudakları renksizdi. Ama yüzündeki acı yedi yıl önce nasılsa hala aynıydı, oraya yerleşmişti ve gitmeye hiç niyeti yoktu. Geride kalmanın dayanılmaz ağırlıyla birleşmişti sadece ve bu acısını daha gözle görünür kılmıştı. Tekrar fotoğrafa kaydı gözü. O hiç değişmemişti. Hafif bir tebessüm yerleşmişti dudaklarının kenarında ve bakışları huzurluydu. Yüzündeki acıya bir an bir kızgınlık eklendi adamın, bir öfke, delicesine. İsyan etti yine, içinden. Kalmayı adam seçmemişti. O da gitmek istemişti çok, sonradan, ama hala buradaydı. Haftada birkaç kez denemesine rağmen yapamamıştı. Yedi yıl öncede korkmuştu hayatı için ve hala cesareti yoktu. Öylesine nefret ediyordu ki kendisinden. Yedi yıl sonra artık bugün, gitmemek adamın kendi seçimi olmuştu. Çünkü ancak böyle cezalandırabiliyordu dünyadan en çok nefret ettiği şeyi. Yaşıyordu ve yaşadığı her gün daha çok acı çekiyor ve daha çok korkuyordu.

Aynaya bakmak için zorladı kendini. Gözlerinin içine baktı nefretle. Kederden içi buruştu, canı acıdı.

————- —————- ———–

-“Ne yapmak istersin bugün”

-“Sen ne yapmak istersen onu”

-“Bıkmadın di mi bana bu cevabı vermekten. Mıy mıy mıy, sen naapmak istersen onuymuş”

-“Sen bıktın mı böyle dememden”

-“Yaaaa.. Bıkmadım tabiiii, büzme öyle dudaklarını, gel kıyamam ben sana gel!”

-“Seninle olduktan sonra ne yaparsak yapalım, nerde olursak olalım benim için fark etmez”

-“Romantik erkeğim benim…”

-“Seni seviyorum”

-“Ben de”

—————- —————- —————-

-“Beğendin mi filmi”

-“Tabi ki hayır. Ne o öle, uçan adamlar, zıplayan adamlar. Büyüdüm ben bunlar için artık”

-“E sen seçmedin mi tatlım filmi, şimdi böyle diyosun”

-“Ne bileyim fragmanları farklıydı işte. Acıktın mı?”

-“Evet. Kötü bir filmden çıktık bari güzel bir yemek yiyelim ha”

-“Bu lokantayı nasıl buldun sen ya. Arka sokaklarda ama harika yemek yapıyorlar. Kocaman oldu göbeğim şu halime bak… Ne oldu niye sustun?”

-“……”

-“Ne oldu söylesene”

-“Konuşma. Hızlı yürü biraz.”

-“Ne oluyor… Çekme kolumu. Ayakkabılarım… Koşa…”

-“Gençleeer, nereye bu saatte. Bu saatten sonra bu yoldan geçmek ücrete tabidir.”

-“Kormayın kuzucuklar, çok değil birşey istemiyecez sizden”

-“Tamam, ne isterseniz alın. Bırakın bizi”

-“Korkuyorum”

-“Korkma güzelim, biz cıvırlara bişey yapmayız”

-“Ona elini sürmee… ahhhh”

-“Yapmayın. Yapmayın. İMDAA…”

-“Bağırma, bağırma gebertirim seni orospu”

-“Kes şu şerefsizin boğazını da karıya yumulalım”

-“Yapmayın lütfen her şeyi alın bıraaaa…”

Sertçe vurdular başına. Yere yapışıp kaldı. Kan sızdı gözlerinin önüne, sersemledi. Ayık kalmakla kendinden geçme arasında bir yerde, asfaltın üzerinde Herşeyi’ne tecavüz etmelerini izledi. Ayağa kalkmak, Onu kurtarmak istedi. Ona vurdular, çiğnediler Onu. Her yeri kan içinde kaldı. Hepsini gördü… Onu kurtarmak istedi…Bir an kolladı. Ama ayağa kalkmadı. Çünkü gördükçe korkusu arttı. İşleri bitince yollarına ilk çıkan boğazını sıkmaya başladı, hiç tereddüt etmedi. Öldürdü Onu. Öylesine korkmuştu ki… Kendisi için, onu da öldürecekler diye… Nefesini tuttu. Yanına geldiler. Ayaklarıyla dürtüler, nefesini dinlediler. Bu da gebermiş, karı daha dayanıklı çıktı dediler. Güldüler ama ne güldüler. Uzun uzun, uzun uzun… O sokakta bütün hayalleri ve geleceği yanında ölü yatarken sadece kendini düşünerek, korku içinde sinmiş bir şekilde yattı. Uzun uzun…

—————- ——————— ——————

Yatak odasına girdi. Soyundu. Pijamalarını giydi. İki kişilik yatağının sağ tarafına gitti, Onun tarafına. Yere diz çöktü. Ellerini önünde kovuşturdu dua etmek için. “Tanrım yarın uyanmamamı sağla. Eğer beni böyle yaratan sensen bunu yapmak zorundasın çünkü ben kendim yapamıyorum. Yarın uyanmamamı sağla, yalvarıyorum. Gerekirse dünyanın sonunu getir ama uykunun karanlığı hiç gitmesin artık… Amin” Duasını ne zaman bu hale getirdiğini, ne zamandır bu aynı kelimeleri söylediğini bilmiyordu. Birtanesi’nin ölümünden sorumlu olduğunu kavrayışı, bilmeye dönüştüğünden beri yani kendini öldürmeyi düşünmeye başladığı günden beri, her gece Tanrıdan Onu da almasını istiyordu. Günler, aylar, yıllar geçtikçe istek duaya, sonrada yakarışa dönüşmüştü. Sonunda rutin bir şekilde bu sözleri eder olmuştu. Kendi yapamadığını, kendisinden daha güçlü bir varlıktan istemek kolay geliyordu ve derinde bir yerde kendi kendine verdiği yaşama cezasının belki bu şekilde sona erebileceği düşüncesi onu rahatlatıyordu. Yüce bir güç onu beraat ettirebilirdi belki. Duasını bitirdikten sonra uzun bir süre, başı kollarının üzerine eğik durdu. Sonra yavaş yavaş uykuya daldı. Dışardan bakan biri, yüzünü göremeyeceği için, onu tam bir kendini vermişlikle dua eden dindar bir adam sanabilirdi, ibadetini tamamlayamadan uyuya kalmış biri, huzurlu biri. Ama uyanıkken huzur ona ne kadar uzaksa, uykuda da o kadar uzaktı. Gerçek dünyada varolan azap verici tekrarlar, rüyalar alemi içinde geçerliydi. Yıllardır aynı rüyaları, daha doğrusu kabusları görüyordu. Birkaç kabusun değişik versiyonları vardı sadece. Aynı rüyayı bir kendi gözünden görüyordu bir başkasının, kah o da ölüyordu kah öldürüyordu. Bazı sabahlar uyandığında, gece hiçbir rüya görmemiş oluyordu. Ama o zamanlarda bile sadece gördüklerini hatırlamadığının farkında, bir sonraki uykusunda yine kendini aynı yerlerde bulacağını biliyordu.

———— —————- —————-

İki yıldır her hafta bu eve geliyordu. Kocaman ama hiç kirletilmeyen bir ev, işine hiç karışmayan bir ev sahibi ve normalde aldığı paradan iki kat daha fazla bir gündelik. Arasa daha iyisini bulamazdı. Aslında ilk defa bu eve geldiğinde, garip görünüşlü, dar kelime dağarcığı yüzünden daha iyi bir tanım yapamıyordu, patronundan hiç hoşlanmamıştı. Ama “Sen bekarsın. Hem yemek yapacam hem de ütü, normalden daha fazla vermen lazım” dediğinde Adamın hiç bir şey söylemeden istediği parayı vermesi bu duygusunu bastırmasını sağlamıştı. Her zam istediğişinde de Adam hiç yorum yapmadan zammı vermişti. Yaptığı işte çok kolaydı çünkü evin büyük bir kısmı hiç kullanılmıyordu. Bir Adamın yatak odası, bir salon ve banyo ile mutfak. Bunları temizlemesi ancak iki saatini alıyor, sonra televizyon seyrederek Adama iki üç tencere yemek yapıyordu. Zaten bu evde en çok televizyonu seviyordu. Kocamandı, artisler nerdeyse evin içinde gibi oluyo, demişti bir keresinde bir komşusuna, Tülin.

————– – ——————– —————- ————-

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | » yorum bırak;

Ölüm Cezası b.3

Yazan: tembellikruyasi Nisan 10, 2006

Onu öldürdüğünde, her şeyini kaybedeli yaklaşık iki yıl olmuştu. Gözleri kan bürümüş, saniye düşünmeden yapıştığı gırtlağını ölene kadar sıkmaya devam etmişti. Adamın gözleri devrilip, suratı mosmor bir hareketsizliğe bürününce ellerini gevşetmiş ve onun yere yığılışını seyretmişti. Aslında biraz rahatlama hissedeceğini düşünmüştü ilk anda. Sonra beklemiş, hiçbir şey hissetmeyince hayal kırıklığına uğramıştı. Sonuçta güçsüz bir kadına saldıran bir serseriyi temizlemiş ve kadını kurtarmıştı. Bunu yaptıktan sonra ise, gerçekten, hiçbir şey hissetmiyordu. Orada durduğu birkaç saniye onlarca şey geçiyordu aklından. Bu adamın şu an ölü olarak ayaklarının dibinde yatması Hayatı’nın katillerinin cezalandırıldığı anlamına gelmiyordu yada kurtardığı kadın Aşkı değildi. Gözlerini cesetten ayırıp kadına baktı. Orta yaşın üstündeydi, sade bir giyinişi vardı. Sıradandı. Fakat bakışları normal değildi. Kadın kurtarıcısına az önce ona tecavüz edecek olan adama baktığından daha korku dolu gözlerle bakıyordu. Kadın yavaşça sindiği duvar dibinden doğrulmuş, Adamdan ve cesetten mümkün olduğunca uzak durmaya çalışarak, çevrelerinden dolaşmış, biraz uzaklaşınca da arkasını dönerek koşarak uzaklaşmıştı. Bir kelime bile etmemişti. Adam arkasından bakakalmıştı. Halbuki o kadın bilmiyordu ki  Adam, Herşeyi için yapamadığını yapmış, hayatını tehlikeye atma pahasına, bu izbe evde, onun hayatını kurtarmıştı.

Adam orada ne kadar süre dikildiğini hatırlamıyordu. Kadının arkasından bakarken her yer karanlıktı oysa şimdi güneş doğmaya yüz turmuş, ufuk aydınlanmıştı. Zaten, bu kadar süre aynı pozisyonda ayakta durmasına isyan eden kaslarının acısıydı adamı kendine getiren. İleri geri birkaç adım attıktan sonra cesedin yanına oturdu. Serserinin yüzündeki morluk kaybolmuş, ellerinin boğazında bıraktığı iz belirgin hale gelmişti. Gayri ihtiyari adamın ceplerini yokladı. Biraz bozuk paranın dışında tamamen boştu. Az ilerde çeliğinde dışarıdan gelen bir ışığın yansıdığı bıçağı fark etti. Uzanıp aldı. Kelebek denen cinsten alelade bir bıçaktı. Birkaç kere açıp kapadıktan sonra bir anda önünde yatmakta olan cesedin karnına sapladı. Durakladı. Sanki el kendi eli değilmiş gibi şaşkınlıkla baktı. Sonra kendini koyuverdi.

O mezbelelikten çıktığında tek istediği biraz uykuydu.

———————-              —————————                  ————————–

Yaşamak bazen ne anlamsız olur. Sadece güneşin bir kere doğuşunu beklemek. Böyle zamanlarda, anlamsız geçen zamanı hisseden insanla kaçmak isterler. Tıpkı filmlerdeki gibi her şeyi bırakıp bir anda uçağa atlayıp yeni bir yere gidebilmeyi, oradaki yeni insanlara kendini başka bir isimle tanıtmayı ve yeni bir hayata başlamayı ya da kimsenin olmadığı bir yerde bir ada da ve ya bir tapınakta inzivaya çekilebilmeyi. Yalnızlığın tam ortasında sadece kendi sesini duyabilmeyi… Tüm dünyaya kapılarını kapatabilmeyi… İnsan hiç kimse kendisine ulaşamazsa, hiçbir şeyden haberi olmazsa kötü hiçbir şey olmaz sanıyor için için. Ama pek az insan istediği zaman böyle bir kaçışı başarabilir. Diğer insanlar, yani bizi sevenler, bir şeylere olan sorumluluklar ya da sadece hatıralar bir yerlere bizi bağlar. İşte böyle olunca insan uyumak ister. Olabildiğince çok uyumak. Çünkü insan uyurken her şeyden uzaktadır, tüm dünya insanın dışındadır. Eğer rüyalar da rahat bırakırsa, böyle insanlar, ancak uykularında biraz rahat ederler ve böyle insanlardır güne lanet okuyup güzel gecenin hiç mi hiç bitmemesini isteyenler.

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | » yorum bırak;

Ölüm Cezası b.2

Yazan: tembellikruyasi Nisan 10, 2006

Başına sertçe vurdular, yere düştü ve düştüğü yerde kaldı. Gerçeğin aksine rüyada görüşü hiç bulanıklaşmamış hatta tüm duyuları daha iyi çalışır hale gelmişti. Birtanesine yaptıklarını daha net görebiliyor, her şeyi işitiyordu. Onun çektiği acıyı tüm bedeninde hissediyordu. Tüm aralık boyunca yanan tek sokak lambası olanları daha iyi görebilsin diye olması gerekenden daha parlak yanıyordu. Adamlar, Sevgilisinin üstüne üşüşmüşlerdi. Onlar hareket ettikçe, Onun bedeninin değişik yerlerini görebiliyordu. Beyaz elbisesi paramparça olmuştu. Kıvranıyordu, canı çok yanıyordu. Boğuk boğuk inliyordu, bağıramıyordu çünkü adamlardan biri yüzünün üstüne abanmış, ağzını tıkamıştı. Nefes bile alamıyor olmalıydı. Adamlardan biri ayağa kalkınca, hemen öbürü Onun üstüne çıkıyordu. Bir taraftan sürekli konuşuyorlar, iğrenç şakalar yapıyorlardı. Gerçekte duyduğunu sandığı her şeyi, şimdi çok net anlayabiliyordu. Sapıkça tatminleri anlatıyorlar, Onun çok iyi, çok sıkı olduğunu söylüyorlardı. Ama o iyi değildi, ağladığını duyuyordu, gücünün bedenini terk ettiğini hissediyordu. Yatıp kaldığı yerden yüzünü göremiyordu ama güzel gözleri onu bulmaya çalışıyor, yardım bekliyordu. Ayağa kalkabilse bu aşağılık heriflerin hepsini öldüresiye dövüp Hayatı’nı kurtarabileceğini biliyordu. Ama sırtında mı bir ağırlık vardı yoksa yer mi onu çekiyordu, bir türlü doğrulamıyordu. Çılgınca yardım aranmaya başladı. Başını sağa sola çevirirken, sokağın iki yanında uzanan apartmanlarının birinin ikinci katından birisinin onlara baktığını gördü. Adamın yada kadının, seçemiyordu, çehresi karanlığın içindeydi. Ama hemen yanında kahverengi bir sehpanın üstünde beyaz bir telefonun durduğundan emindi. Kurtulmuşlardı. Bu insan kurtarıcıları olacak polisi arayacaktı ve olanlar bitecekti. Ne Birtanesi’ne ne ona daha kötü bir şey olmayacaktı. Üzücü hatıralar gelip geçecekler hatta hiçbir şey olmamış gibi olacaktı. Umutla yukarıya bakmaya başladı ama camdaki insan hiçbir şey yapmadan duruyor, olanları seyrediyordu. Ne yapıyordu bu, yardım etmeliydi, buna mecburdu, O ölüyordu, bir şey yapmalıydı. Silkinip ayağa kalkmaya çalıştı, kıpırdayamadı bile. Bağırmalıydı, ona sesini duyurmalıyı. Birtanesi’ne doğru baktı. İşte işlerini bitirmişlerdi, şimdi Onu boğacaklardı. Olanca gücüyle bağırmalıydı, bağırmalıydı…

Çığlığı dudaklarında dondu gözlerini açınca, fısıltıyla “imdat” diyebildi. Kolları ve bacakları uyuşmuştu. Ayağa kalkıp gerindi. Rüya etkilememişti onu ya da zaten sürekli olarak etki altındaydı. Defalarca görmüştü aynısını, sonunu da biliyordu. Bazen bu noktada uyanır, bazen adamlar Hayatı’nı öldürüp gidene kadar içinde kalırdı. İşte o zaman onlara yardım etmeyenin kim olduğunu görürdü. Rüyada bir tek bu değişirdi. Hiç tanımadığı adam yada kadınlar görürdü, tek ortak özellikleri çok şişman ve pis olmaları eskide kalan artık görmediği birileri. Her kimse adamlar gittikten sonra kendini gösterirdi. Ondan sonra uyanırdı. Bir keresinde, en dehşet vericisi bu olmuştu, Birtanesini görmüştü yukarıda, o evdeydi. Hem orada yukardaydı, hem aşağıda, ölü olarak, yanında. Ona bakmıştı pencereden, bakışlarında hiç merhamet yoktu, ezilmişti. Sonra camı açıp, ona “BENİ SEN ÖLDÜRDÜN” diye bağırmıştı, defalarca. Bir türlü uyanamamıştı. Hayatı ona bağırdıkça değişmiş, güzel yüzü çarpılmış, çürümüştü. Uyandığında ise saatlerce ağlamış, günlerce hiçbir şey yemeden ve uyumadan yatakta kalmıştı. Oda ve ev, Onun resimleriyle doluydu,  rüyadan sonra  evdekilerin hepsini, salonda aynanın önündeki hariç, kaldırmıştı. Onun yüzüne bakmaktan öyle çok utanıyordu ki. Aslında cenazesinden sonra mezarına hiç gitmemesinin de nedeni buydu. Oraya gidip, onun etinin karıştığı topraktan çıkan sarı çiçeklere nasıl bakabilirdi. Aslında çiçeklerin rengini de bilmiyordu ama sarı olduklarını bir kez rüyasında görmüştü.

Yatağın karşı tarafına geçip, sağ tarafını bozmamaya özen göstererek yorganı kaldırdı ve içine girdi. Hep yaptığı gibi Onun yastığını da kabarttı çünkü bu, eskiden, onun işiydi. Yüzü sağ tarafa gelecek şekilde sol omzunun üstüne yattı. Yatak çarşafındaki birkaç hayali kırışıklığı düzelttikten sonra üstünü örttü. Tanrıya dileğini tekrarladı. Yeni bir günden umduğu tek şeyin, o günün olmaması olan bir adam ne kadar uyuyabilirse o kadar uyumak için  gözlerini kapattı.

—————                         ————–              ——————

Tülin evde çalışmaya başlayalı daha bir iki ay olmuştu. Ama her meraklı mahalle karısı gibi daha şimdiden garip patronunun hikayesini, yarı doğru yarı yanlış, öğrenmişti. Nişanlısına saldırıp öldürmüşlerdi. Adamı da doktorlar zor kurtarmışlardı. O zamandan beri bir daha hiç eskisi gibi olmamıştı. Ölüm acısı zor şeydi. Tülin de bilirdi bunu. Bir oğlu bir kızı vardı ama onlardan başka iki çocuğunu da kaybetmişti. İkinci çocuğu iki yaşındayken bir gece ateşlenmiş, sabaha çıkmamıştı. Üçüncüsü de sakat doğmuş, beş yaşındayken araba çarpmış, oracıkta ölüvermişti. Tülin yavrusu ölen her ana gibi çocuklarının ardından kavrulmuştu. O’nun bir dedesi vardı, o da ölmüştü şimdi gerçi ama zaten çok yaşlıydı o. İkinci kaybından bir hafta sonra Tülin’i karşısına oturtup demişti ki; “Ölenle ölünmez derler ya kızım, aslında ölünür. Hem de nasıl ölünür. Senin canın girmiş toprağın altına, sen nasıl ölmezsin. Ama” demişti “ama yaşayanla da yaşamak gerek. Sen böyle yaşarken ölürsen şuncağızlar ne olacak.” Bir köşede sessizce oynayan iki kardeşi göstermişti. Gözlerinden yaşlar süzülmüştü. Sonra saçını okşayarak Tülin’e, “Şimdi kalk kuzularına sarıl, onları yıka, doyur, giydir. Al kardeşlerinin mezarına götür. Orada ağlayın, dua edin. Çocuklarını kara toprağa gömdüğün gibi yüreğine de göm.” demişti. O günün gecesi Tülin, iki çocuğunu koynuna almış, onlarla uyumuş, onların sıcaklığı ile avunmuştu. Sabah yasını bitirmiş, normal hayatına dönmüştü. Bu eve gidip geldikçe daha iyi anlıyordu ki bu Adam dönememişti. Zenginler böyle oluyor diye aklından geçirmişti, hikayeyi ilk duyduğu gün. Dayanıksızdılar. Paralarının çözemediği sorunlarla karşılaştılar mı bir daha düzelemiyorlar, demişti ikinci katta ki eve gelen temizlikçiye. O kadında hak vermişti Tülin’e. Onun da daha çocukken anası ölmüştü, daha iki ay önce de ağabeyini vurmuşlardı. Giden gitmiş, kalan kalmıştı ama bak, demişti, çalışıyoruz işte.

——————                    —————————                  —-

İşyeri evine çok uzak değildi, denizden birkaç sokak yukarıya çıkıyordu sadece. Eski, bakımsız bir kitapçı dükkanı vardı. Artık buraya işyeri demek zordu, Adam da o muameleyi yapmıyordu zaten. Gerçi Adamın o dükkandan kazanılacak paraya ihtiyacı da yoktu. Küçük bir memur olan babasına uzak bir akrabasının mirasından aslan payı düşmüştü. Adam daha küçüktü bu olduğunda ama bir anda zengin olmaları çok hoşuna gitmişti. Yeni elbiseler, yeni oyuncaklar falan… Babası da hep evdeydi. Mirası alınca, babasının ilk işi istifayı basmak olmuştu. Bu durum karşısında mesai arkadaşlarının yüzünde oluşan ifadeyi defalarca anlatmıştı babası. O anı hatırlamak, Adamı gülümsetmese de, yüzündeki gerginliği biraz azaltırdı.  Miras parasının büyük kısmıyla şehrin değişik yerlerine beş kocaman apartman dikivermişlerdi hemen. Gelen kiralarla, apartmanlarının birinin en üst katındaki büyük dairelerinde bitmeyen bir tatili yaşamaya başlamışlardı. Zaman içinde babası oturmaktan sıkılınca babası birkaç iş kurup batırmış, sonunda 16 yıl önce, oğlunun kitaplara düşkünlüğünü de düşünerek, bu dükkanı satın alıp, kitapçı haline getirmişti.

Dükkan kapısını açıp içeri girdi. Kapıdaki kapalı levhasını ters çevirme gereği duymadı. Haftada birkaç gün buraya gelir, bu günlerin çoğunda da tabelayı değiştirmezdi. Müşteri pek nadir uğrardı, gelenlerde aslında müşteri olmazlardı. Annesini ve babasını tanıyan, onların sadık dostlarıydı. Gelirler, eski romanlara bakarlar, bazen geçmişi hatırlatan bir kitap bulurlar, buldukları neyi hatırlatıyorsa üstüne iki çift laf ederlerdi. Adamın hayatta zevk aldığı çok az şeyden biriydi bu yaşlı müşterilerle sohbet etmek. Çünkü bilirdi ki onlar da sadece hatıralarına sadık oldukları için bu köhneleşmiş dükkana uğramaya devam ederlerdi. Sadakat güzel şeydi. Adamın, dükkanı açık tutma nedeni de, belki “açık tutmak” tabiri yanlıştır, onun, Aşkı’na duyduğu sadakatti. Onunla ilk kez on sene kadar önce bu dükkanda karşılaşmışlardı. O yıllarda kitapçı şimdi ki gibi değildi tabii, ışıl ışıldı. Servetlerinin verdiği güvenle, karı zararı umursamadan işletiyorlardı burayı, en az bulunan kitapları, yabancı dillerde bile olsa, buluyorlar, getiriyorlar, en çok satanlar listesinde olan bir kitabı ise, Adam okuyup beğenmedi diye, almayıveriyorlardı. O da nadir bulunan bir kitabı aramak için gelmişti o gün. O gün ne gündü… Adam tozlu raflara dizili, rengi yitip gitmiş, siyah beyaz kalmış kitaplar ile dolu dükkanına o günün hatırasına, evet açık tutmak demek kesinlikle yanlış olurdu, uğramaya devam ediyordu.

—————————————-             —————————                 ————————————      

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | 2 Yorum »