Yazan: tembellikruyasi Ağustos 21, 2009
Dura yazmaktan durakalmaya geçiş, tembelliğin rüyasının gerçeğe dönüşmesi demektir. Evet, ama rüyası kurulan her şeyin gerçeğine ulaşmak insanı mutlu eder mi?
Kişinin hücrelerinden fışkırarak onu yoran tembellik, o kişinin zaten sallantıda olan potansiyelinin yerini derin bir sessizliğin almasına sebep olur. Bu koyu ve hatta siyah sessizliğin içinde saatte 800 metre hızla ilerleyen bir tembel hayvana dönüşen ruhuyla kalan kişinin canı derin derin sıkılmaya başlayacaktır.
Hal böyle olunca birkaç alternatif kalıyor insanın elinde. Bunlardan ilki tembelliğin girdap şeklindeki akışına kapılıp, onunla beraber dönüp durmaktır ki (offf) bu daha da sıkıcı olabilir. İkinci alternatif tembelliğin kaynağına dalıp, oraya bir duvar örerek akışı ve dönüşü durdurmaya çalışmaktır ama bu da DNA’sında tembellik olan kişiler için oldukça zor bir eylemdir. Üçüncü ve orta yolcu alternatif ise hücrelerin tembellik fışkırtmasının geçmesini beklerken, bir taraftan da ufak ufak, zaten kendinden geçmiş ruhunu daha da hırpalamadan, işini yapmak, kitap okumak ve bir şeyler öğrenmeye çalışmaktır.
Sonuçta projeci ağzıyla konuşursak, tembelliği yine bir tür emeklilik rüyasına dönüştürerek, mutluluğa ulaşmak temel hedef olmalıdır. Aksi halde kavga dövüş sona erecektir o kişi için…
Ama siz de iyi bilirsiniz, Jacob’un dediği gibi, “kavga ve dövüşlerden sonra geri sadece gelişim kalır”. Bu nedenle biraz kanın kimseye zararı olmayacaktır.
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, Ciddi işler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Haziran 30, 2009
bir gün çok sevdiğin bir sevgilin olur. mutlusunuzdur ama tam olarak değil. sürekli bir gelgit, sürekli bir iç huzursuzluğu. gülerken bile akılda hep bir şüphe, onun yüzünde sanki hep bir yalanın izleri. anlamazsın hatta kendine kızarsın. kimseyle konuşamazsın çünkü herkes der ki “bu ne büyük aşk”…
Sonra anlarsın.. o iyi değildir. giderek akıl sağlığı bozulmaktadır. sonunda aklında olanlar ruhuna yansır. ilaçlara bağımlı yaşar hale gelir. içmezse sapıtır, seni bile tanımaz. sen ağlamamaya çalışarak onu sakinleştirmeye çalışırsın öyle zamanlarda ama başaramazsın… başaramazsan ama onu bırakıp gidemezsin. çünkü bu gerçekten de büyük bir aşktır. iyi olması içi dua edersin. sen dua ettikçe, o daha kötü olur… ilaçlarını içmek istemez. sen onun iyiliği için yalvardıkça, o seni daha çok kırar. senin üzerinden saldırır olanlara, ruhuna ve aklına. altta kalırsın, ezilirken senden çıkan sesi umursamaz bile…
işte yine öyle bir gün, çıldırmasının ilk izlerini gözlerinde görünce sevdiceğinin, ona dersin ki;
“bebeğim, ilaçlarını almayı mı unuttun?”
placebo’nun yeni albümü tüm müzik marketlerde…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, bağımlı tavsiyeler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Aralık 31, 2008
Hiç bilmediği bir yerlere gitmenin güzellikleriyle ve riskleriyle yüzleşmek için cesurca kanat çırpıp, varış noktasında dünyanın en tatlı pengueniyle karşılaşan martının evi olmuştu artık o eski bilinmezlikler. Turkuaz bir gökyüzü altında sevgisinden kaynaklanan gücü yüzünden ışıldarken, kalbinin altından gelen aşkıyla bağlandığı minik penguen ile kutbun soğuğunun bile geri çekilmesine neden olarak huzur içinde yaşıyorlardı.
Yeni yıla giren onca insanın mutluluğu kuzey ışıklarını daha bir parlak yakarken, martı küçük iglolarına doğru uçuyor ve daha şimdiden onu heyecanla bekleyen minik penguenin gülümsemesini hissedebiliyordu. “Tam olmam gereken yerdeyim” diye düşündü. Mutlulukla gülmeye başladı.
Kahkahası kutbun beyaz mavi boşluğuna yayıldı.
Ta ki martının ve minik penguenin mutluluğunu kıskanan dev kutup ayısının inine kadar…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Ocak 31, 2008
“Yıllar, yıllar sonra torunlarımız eski gazeteleri karıştırırken dünkü manşetleri görüp hayrete düşecekler:
“Dedelerimiz bir gün toplanmış, ‘Nasıl bir yasa yapalım ki kadınların saçının teli dahi görünmesin; görünüp de bizi tahrik etmesin’ diye günlerce tartışmışlar.”
Yasanın ayrıntısını okuyunca daha da şaşacaklar:
“‘Örtüsünün iki ucunu çene altından bağlayıp aşağı salanları içeri alalım, arkaya saranları şeriatçı sayalım’ diye karar almışlar.”
Birisi diyecek ki:
“Dedelerimiz bunları tartışırken içlerinde tek bir kadın bile yokmuş. Onların nasıl ve ne kadar örtüneceğine dedelerimiz karar veriyormuş.”
Belki “Çok şükür geride kaldı o devirler” diye gülüşecek, belki “Bugünlere işte oralardan geldik” diyecekler….”
Diyor usta gazeteci Can Dündar… Bu sohbetin olumlu bir gelecekte, bu meselelerin tamamen aşıldığı bir toplumda geçtiğini varsayıyor. Ben tehlikenin farkında mısın muhabbeti yapmayacağım ama Can Dündarın yazısının şöyle alternatif bir gelecekte de sürebileceğini iddia ediyorum. Buyrunuz;
“…”Dedelerimiz bunları tartışırken içlerinde tek bir kadın bile yokmuş. Onların nasıl ve ne kadar örtüneceğine dedelerimiz karar veriyormuş.” dedi diğer adam,
“Çok şükür geride kaldı o devirler” diye gülüştüler, sarışın olanı “Bugünlere işte oralardan geldik” dedi. Kafasını arkadaşlarının odasına uzatan Ahmet,
“Hadi beyler sohbete Pazar devam edersiniz. Cumayı kaçıracaz”. dedi. Sarışın,
“Doğru ya!”diye bağırdı “Muhabbete daldık. Hadi Hasan”, Hasan eşyalarını toplamaya başlamıştı bile,
“Eskiden cumaları tam gün çalışılması da ne acaipmiş! İnsanlar ibadetlerinden kalıyorlarmış. Şimdi haftasonu tatili değişti de insanlar rahat rahat gidiyorlar cumaya. Özel sektörde çalışan kardeşlerimiz de rahatça yerine getiriyorlar vazifelerini” diye başladı söze “Zorlama var diyor bozguncu laikler! Ne zorlaması! Sen zorlanıyor musun Hüseyin!” HÜseyin alaycı bir tonla,
“O laikler once hapiste sonra cehennemde zorlanacaklar inşallah!” dedi.
Hep birlikte gülüşüp, daireden çıktılar. Yıl Hicri 11 Rebiyülahir 1436… Miladi… kimsenin umrunda değil…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Temmuz 26, 2007

İşte beynimizi pişiren suçlunun tam boy resmi!! Halbuki kendisi bu ara alabildiğine durgun bir dönem yaşıyormuş. Yokmuş fırtınalar, lekeler falan…
Ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim eğer “güneş” olmasaydı, bu hayatı yaşamanın ne anlamı olurdu
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Temmuz 24, 2007
“Neden artık yazamıyorum, bilemiyorum.. Canım istemiyor galiba bu kadar basit. Neden kendimi böyle yaşlı hissediyorum? Belki de hissetmiyorum, gerçekten öyleyim! Neden uykum var çok ama neden hiç rüya göremiyorum? Gözlerim kapanıyor… Zaman beni unutup, gitti sanki. Bense durdum ve durgunluğun içinde boğuluyorum…”
Aslında hiç bir şeyi yoktu ama esas sorunda zaten “hiç bir şeyi” olmaması değil miydi? Aradığı şeyi bulamamıştı, aramayı da bırakıyordu artık. Kendi kendini tekrarlıyordu. İçinden “of”ladı.. Offf… Sıkılmıştı, sıkıcıydı.
Ona bir kadın lazımdı belki de.. Birlikte bir ev kuracak ve gerekirse o evi gene birlikte yıkacakları bir kadın.
“Neyse!!” dedi “Vazgeçtim.. Düşünmek başımı ağrıtıyor, depresyon dizlerimi sızlatıyor. TV seyredeceğim.”
TV kumandasının kırmızı düğmesine bastığı an, onun için bir dönemi bitirdi. Sıkıntının uzun zamandır ustaca tasarladığı blöfünü yemiş, oyundan çekilmiş, potansiyelini masada bırakıp, beynini uyuşturmaya karar vermişti. Aslında biraz dikkatli dinlese başının arkasından bir yerlerden gelen klik! sesini bile duyabilirdi.
Tespiti doğruydu en azından, içinde boğulduğu şey, kendi hareketsizliğiydi…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 3 Yorum »
Yazan: tembellikruyasi Temmuz 11, 2007
anneanneye kanser teşhisi konmuştur ama durum çok da vahim değildir. Işın tedavisi işe yaramaktadır. Sıkıntı her gün Ege Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Servisine gitmektedir. Anne ile anneanne her gün yollanırlar oraya. Yazdır iş güç yoktur. Denir ki anneye bir gün “Sen dinlen bugün ben götüreyin ninemi hastaneye”. Anne gönülsüzce kabul eder, yorulmuştur çünkü gerçekten.
Hastaneye gidilir. Işın tedavisi biter. Doktorla görüşmek gerektiği için, beklenmeye başlanır lakin bir türlü sıra gelmez, doktorun işi bitmez. Sıkılmaya başlanır çok fena oflarır, puflanır. Anneanne sessizce beklemektedir oysa. Ama siz gençsinizdir ya iki dakika duramazsınız yerinizde.
Sonra beklediğiniz doktorun kapısı açılır. Üzerinde rengi güneşten solmuş gri ceketi ve köylü kasketiyle bir amca çıkar dışarı geri geri. Saygısından arkasını dönmemiştir doktora. Sonra yavaşça başı eğik, yüzünü sizden tarafa çevirir. Ve siz görürsünüz ki amcanın burnu yoktur. Seri kanseri midir başka bir şey midir bilemezsiniz ama amcanın burnunun olması gereken yerde siyaha çalan mor renkte bir delik vardır…
…
O an anladım bana verilen hayatın ve sağlığın değerini.. Beynime kazınan o görüntü, içimi sıkan bütün dertlerin aslında sadece oyun olduğunu öğretti bana..
Burnu yok olmuş bir insanın varlığının karşısında benim ne derdim olabilir ki…
KAVGA ETMEYİN..
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Temmuz 9, 2007
Burası fotograf galerisi gibi oldu biliyorum ama bu aşağıdaki resmi buraya koymayı bir borç biliyorum kendime…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;
Yazan: tembellikruyasi Temmuz 6, 2007

Bu yukarıda gördüğünüz resim, 2012′de Londra’da yapılacak olimpiyatlarda ana stadyum olarak kullanılacak şahaserin resmidir. 91.000 seyirci kapasitesine sahip olacak bu stadyum..
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »
Yazan: tembellikruyasi Haziran 29, 2007

aşk bir kalbin içinde bütün dünyayı gezebilir…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;