benden bile bağımsız öyküler

bu blog bağımsız öykülerin uyumadığı yerdir

‘Bağımsız öyküler’ Kategorisi için Arşiv

çalışma hayatına dair

Posted by tembellikruyasi Mart 29, 2012

Doktora çalışmamı devam ettirdiğim çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri bölümünün bana gösterdiği tek şey, bu alanda çalışan tüm bilim insanlarının, çalışmaktan bıkmış ya da en azından bundan şikayet ediyor olduklarıdır.

Ama kimse tembellik üzerine bir kuram üretmemiştir (ya da en azından bize derslerde okutulmuyor).

Belki benim, bilme katkım bu yönde olur. “Tembellik ve Faydaları” by zaknafien…

Kitabımda şöyle başlar; “Tembellik diye bir şey yoktur ama çalışmak da bir o kadar olmaması gereken bir şeydir.” :)

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »

pazartesi

Posted by tembellikruyasi Mart 19, 2012

Eğer son derece keyifli geçen bir hafta sonunun Pazartesisinde bile yataktan kalkmak imkansız gibi geliyor ve işe geldiğin anda üzerine bir yorgunluk çöküyorsa, denizlere açılma zamanı gelmiş demek, değil midir?

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

Kırmızı ışık

Posted by tembellikruyasi Eylül 22, 2011

Kırmızı bir ışık… Kan kırmızısı… Normal olmayan bir sabaha doğan güneşin bu anormalliğe cevabı, sert, rahatsız edici kırmız bir ışık….

Perdeyi geri kapatıp, odaya döndüm. Odanın koyu kızıl bir gölge ile kaplanmış halini seyrettim. Rahatsızlık hissi, ürpertiye ardından da korkuya dönüşürken, buna engel olmak için hiçbir şey yapamadım. Dışarı çıkmak için hazırlanmaya başladım. İçine girdiğim tüm odaların perdelerini kapatmış olsam da o kırmızı tonu, yerlere, eşyalara ve duvarlara yansıyan kızıl lekeleri yok edemedim. En nihayetinde sokağa çıkmak zorunda kaldım. Sokağa… O tuhaf sabahın içine…

Alışılageldik sabah karmaşası o gün daha bir yoğun, daha bir çekilmezdi. Sanki insanlar bu garip güneşin, saçma ışığını fark etmemek için daha büyük bir acele içerisinde hareket ediyor, yüzlerine yerleştirdikleri umursamazlık maskesi altında kafaları önde kaçmaya çalışırken, birbirlerine çarpıyor, sürtünüyorlardı. Ne kadar sıcak tanrım… Lanet olası ışığın hepsi farkındaydı ama kimse bir diğerine bir şey söyleyemiyordu. Durup baktım onlara. Diğerleri deli demesin diye böyle yaptıklarını biliyordum. Korkak herifler, ödlek sürüsü!!! Oysa zaten hepsi birbirinin suratındaki kan kırmızısı yansımayı görebiliyorlardı.

Ben çocukken de böyle sabahlar olurdu. Ben görürdüm farklı renkler, farklı şeyler. Bir sabah herkesin gördüğü ama korkudan bir şey yapamadığı dev bir uçan daireden çıkan yeşil ışıklar uyandırmıştı beni. Aileme anlatmaya çalıştığımda beni susturmaya çalışmışlardı ama benim bir görevim vardı. İnsanları uyarmalı, uyandırmalıydım. Kurtulup babamın elinden apartman boşluğuna çıkıp, orayı çınlatmıştım çığlıklarımla… Herkes düştüğü gaflet uykusundan uyansın kaçsın canını kurtarsın diye ama annem, canım annem ve babam, bir tanecik babam yakalamışlardı beni. Annem bağırmıştı bana “rezil ettiğin yeter artık bizi” diye. Anlatmak istemiştim onları, herkesi kurtarmaya çalıştığımı ama babam vurmuştu ağzımın üstüne… Yere düşmüştüm, dudağım patlamıştı… Kan… Ağlamıştım acıdan. Annem de ağlamıştı ama bana değil, benim canım acıdı diye değil. Onları rezil ettiğim için ağlamıştı. Benden utandığı için… Babam anneme sarılmış teselli etmek için, bana değil. “geri zekalı” demişti bana “bıktım artık senden”… Ben miniciktim ve kimse bana inanmıyordu. Susturulmuştum. Hep susturuldum.

Ama artık beni susturacak kimse yok! Artık yok… Dün geceden sonra anneciğim ve babacığım susacaklar artık… Öyle duracaklar…

 

Çünkü ben onların öyle durmalarını istedim…

 

İnsanların kana bulanmış suratlarına baktım dik dik taa ki benden korkana kadar. Sonra bağırdım onlara, gerçekleri söyledim. Kızıl ışıktan korunmalarını söyledim. Bir kadın çığlık attı, bir adam ittirdi beni… Yılmadım. Suratlarına bağırdım onların bütün gerçeği. Ama onlar ne yaptılar? Polis çağırdılar. Ben gelen polislere de bağırdım! Bana vurdular…

Sonra kızıllık koyulaştı ve derinleşti. Karardı her yer…

Beyaz, bembeyaz bir ışık… Normal olmayan bir ana, elim kolum bağlı uyandım.

Sanırım sonunda oldu… Beni ele geçirdiler. Anlatamadım insanlara gerçeği, başarısız oldum…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 2 Yorum »

tembellik rüyası felsefesine giriş

Posted by tembellikruyasi Ağustos 21, 2009

Dura yazmaktan durakalmaya geçiş, tembelliğin rüyasının gerçeğe dönüşmesi demektir. Evet, ama rüyası kurulan her şeyin gerçeğine ulaşmak insanı mutlu eder mi?

Kişinin hücrelerinden fışkırarak onu yoran tembellik, o kişinin zaten sallantıda olan potansiyelinin yerini derin bir sessizliğin almasına sebep olur. Bu koyu ve hatta siyah sessizliğin içinde saatte 800 metre hızla ilerleyen bir tembel hayvana dönüşen ruhuyla kalan kişinin canı derin derin sıkılmaya başlayacaktır.

Hal böyle olunca birkaç alternatif kalıyor insanın elinde. Bunlardan ilki tembelliğin girdap şeklindeki akışına kapılıp, onunla beraber dönüp durmaktır ki (offf) bu daha da sıkıcı olabilir. İkinci alternatif tembelliğin kaynağına dalıp, oraya bir duvar örerek akışı ve dönüşü durdurmaya çalışmaktır ama bu da DNA’sında tembellik olan kişiler için oldukça zor bir eylemdir. Üçüncü ve orta yolcu alternatif ise hücrelerin tembellik fışkırtmasının geçmesini beklerken, bir taraftan da ufak ufak, zaten kendinden geçmiş ruhunu daha da hırpalamadan, işini yapmak, kitap okumak ve bir şeyler öğrenmeye çalışmaktır.

Sonuçta projeci ağzıyla konuşursak, tembelliği yine bir tür emeklilik rüyasına dönüştürerek, mutluluğa ulaşmak temel hedef olmalıdır. Aksi halde kavga dövüş sona erecektir o kişi için…

Ama siz de iyi bilirsiniz, Jacob’un dediği gibi, “kavga ve dövüşlerden sonra geri sadece gelişim kalır”. Bu nedenle biraz kanın kimseye zararı olmayacaktır.

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, Ciddi işler | » yorum bırak;

meds

Posted by tembellikruyasi Haziran 30, 2009

bir gün çok sevdiğin bir sevgilin olur. mutlusunuzdur ama tam olarak değil. sürekli bir gelgit, sürekli bir iç huzursuzluğu. gülerken bile akılda hep bir şüphe, onun yüzünde sanki hep bir yalanın izleri. anlamazsın hatta kendine kızarsın. kimseyle konuşamazsın çünkü herkes der ki “bu ne büyük aşk”…

Sonra anlarsın.. o iyi değildir. giderek akıl sağlığı bozulmaktadır. sonunda aklında olanlar ruhuna yansır. ilaçlara bağımlı yaşar hale gelir. içmezse sapıtır, seni bile tanımaz. sen ağlamamaya çalışarak onu sakinleştirmeye çalışırsın öyle zamanlarda ama başaramazsın… başaramazsan  ama onu bırakıp gidemezsin. çünkü bu gerçekten de büyük bir aşktır. iyi olması içi dua edersin. sen dua ettikçe, o daha  kötü olur… ilaçlarını içmek istemez. sen onun iyiliği için yalvardıkça, o seni daha çok kırar. senin üzerinden saldırır olanlara, ruhuna ve aklına. altta kalırsın, ezilirken senden çıkan sesi umursamaz bile…

işte yine öyle bir gün, çıldırmasının ilk izlerini gözlerinde görünce sevdiceğinin, ona dersin ki;

“bebeğim, ilaçlarını almayı mı unuttun?”

placebo’nun yeni albümü tüm müzik marketlerde…

Yazı kategorisi: bağımlı tavsiyeler, Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

minik penguen ve martı…

Posted by tembellikruyasi Aralık 31, 2008

Hiç bilmediği bir yerlere gitmenin güzellikleriyle ve riskleriyle yüzleşmek için cesurca kanat çırpıp, varış noktasında dünyanın en tatlı pengueniyle karşılaşan martının evi olmuştu artık o eski bilinmezlikler. Turkuaz bir gökyüzü altında sevgisinden kaynaklanan gücü yüzünden ışıldarken, kalbinin altından gelen aşkıyla bağlandığı minik penguen ile kutbun soğuğunun bile geri çekilmesine neden olarak huzur içinde yaşıyorlardı.

Yeni yıla giren onca insanın mutluluğu kuzey ışıklarını daha bir parlak yakarken, martı küçük iglolarına doğru uçuyor ve daha şimdiden onu heyecanla bekleyen minik penguenin gülümsemesini hissedebiliyordu. “Tam olmam gereken yerdeyim” diye düşündü. Mutlulukla gülmeye başladı.

Kahkahası kutbun beyaz mavi boşluğuna yayıldı.

Ta ki martının ve minik penguenin mutluluğunu kıskanan dev kutup ayısının inine kadar…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

alternatif tarih

Posted by tembellikruyasi Ocak 31, 2008

“Yıllar, yıllar sonra torunlarımız eski gazeteleri karıştırırken dünkü manşetleri görüp hayrete düşecekler:
“Dedelerimiz bir gün toplanmış, ‘Nasıl bir yasa yapalım ki kadınların saçının teli dahi görünmesin; görünüp de bizi tahrik etmesin’ diye günlerce tartışmışlar.”
Yasanın ayrıntısını okuyunca daha da şaşacaklar:
“‘Örtüsünün iki ucunu çene altından bağlayıp aşağı salanları içeri alalım, arkaya saranları şeriatçı sayalım’ diye karar almışlar.”
Birisi diyecek ki:
“Dedelerimiz bunları tartışırken içlerinde tek bir kadın bile yokmuş. Onların nasıl ve ne kadar örtüneceğine dedelerimiz karar veriyormuş.”
Belki “Çok şükür geride kaldı o devirler” diye gülüşecek, belki “Bugünlere işte oralardan geldik” diyecekler….”

Diyor  usta gazeteci Can Dündar… Bu sohbetin olumlu bir gelecekte, bu meselelerin tamamen aşıldığı bir toplumda geçtiğini varsayıyor.  Ben tehlikenin farkında mısın muhabbeti yapmayacağım ama Can Dündarın yazısının şöyle alternatif bir gelecekte de sürebileceğini iddia ediyorum. Buyrunuz;

“…”Dedelerimiz bunları tartışırken içlerinde tek bir kadın bile yokmuş. Onların nasıl ve ne kadar örtüneceğine dedelerimiz karar veriyormuş.” dedi diğer adam,
“Çok şükür geride kaldı o devirler” diye gülüştüler, sarışın olanı “Bugünlere işte oralardan geldik” dedi. Kafasını arkadaşlarının odasına uzatan Ahmet,

“Hadi beyler sohbete Pazar devam edersiniz. Cumayı kaçıracaz”. dedi. Sarışın,

“Doğru ya!”diye bağırdı “Muhabbete daldık. Hadi Hasan”, Hasan eşyalarını toplamaya başlamıştı bile,

“Eskiden cumaları tam gün çalışılması da ne acaipmiş! İnsanlar ibadetlerinden kalıyorlarmış. Şimdi haftasonu tatili değişti de insanlar rahat rahat gidiyorlar cumaya. Özel sektörde çalışan kardeşlerimiz de rahatça yerine getiriyorlar vazifelerini” diye başladı söze “Zorlama var diyor bozguncu laikler! Ne zorlaması! Sen zorlanıyor musun Hüseyin!” HÜseyin alaycı bir tonla,

“O laikler once hapiste sonra cehennemde zorlanacaklar inşallah!” dedi.

Hep birlikte gülüşüp, daireden çıktılar. Yıl Hicri 11 Rebiyülahir 1436… Miladi… kimsenin umrunda değil…   

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

güneş

Posted by tembellikruyasi Temmuz 26, 2007

sonyas09.jpg

İşte beynimizi pişiren suçlunun tam boy resmi!! Halbuki kendisi bu ara alabildiğine durgun bir dönem yaşıyormuş. Yokmuş fırtınalar, lekeler falan…

Ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim eğer “güneş” olmasaydı, bu hayatı yaşamanın ne anlamı olurdu :)

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

sıradan

Posted by tembellikruyasi Temmuz 24, 2007

“Neden artık yazamıyorum, bilemiyorum.. Canım istemiyor galiba bu kadar basit. Neden kendimi böyle yaşlı hissediyorum? Belki de hissetmiyorum, gerçekten öyleyim! Neden uykum var çok ama neden hiç rüya göremiyorum? Gözlerim kapanıyor… Zaman beni unutup, gitti sanki. Bense durdum ve durgunluğun içinde boğuluyorum…”

Aslında hiç bir şeyi yoktu ama esas sorunda zaten “hiç bir şeyi” olmaması değil miydi? Aradığı şeyi bulamamıştı, aramayı da bırakıyordu artık. Kendi kendini tekrarlıyordu. İçinden “of”ladı.. Offf… Sıkılmıştı, sıkıcıydı.

Ona bir kadın lazımdı belki de.. Birlikte bir ev kuracak ve gerekirse o evi gene birlikte yıkacakları bir kadın.

“Neyse!!” dedi “Vazgeçtim.. Düşünmek başımı ağrıtıyor, depresyon dizlerimi sızlatıyor. TV seyredeceğim.”

TV kumandasının kırmızı düğmesine bastığı an, onun için bir dönemi bitirdi. Sıkıntının uzun zamandır ustaca tasarladığı blöfünü yemiş, oyundan çekilmiş, potansiyelini masada bırakıp, beynini uyuşturmaya karar vermişti. Aslında biraz dikkatli dinlese başının arkasından bir yerlerden gelen klik! sesini bile duyabilirdi.

Tespiti doğruydu en azından, içinde boğulduğu şey, kendi hareketsizliğiydi…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 3 Yorum »

büyümek..

Posted by tembellikruyasi Temmuz 11, 2007

anneanneye kanser teşhisi konmuştur ama durum çok da vahim değildir. Işın tedavisi işe yaramaktadır. Sıkıntı her gün Ege Üniversitesi Hastanesi Onkoloji Servisine gitmektedir. Anne ile anneanne her gün yollanırlar oraya. Yazdır iş güç yoktur. Denir ki anneye bir gün “Sen dinlen bugün ben götüreyin ninemi hastaneye”. Anne gönülsüzce kabul eder, yorulmuştur çünkü gerçekten.
Hastaneye gidilir. Işın tedavisi biter. Doktorla görüşmek gerektiği için, beklenmeye başlanır lakin bir türlü sıra gelmez, doktorun işi bitmez. Sıkılmaya başlanır çok fena oflarır, puflanır. Anneanne sessizce beklemektedir oysa. Ama siz gençsinizdir ya iki dakika duramazsınız yerinizde.
Sonra beklediğiniz doktorun kapısı açılır. Üzerinde rengi güneşten solmuş gri ceketi ve köylü kasketiyle bir amca çıkar dışarı geri geri. Saygısından arkasını dönmemiştir doktora. Sonra yavaşça başı eğik, yüzünü sizden tarafa çevirir. Ve siz görürsünüz ki amcanın burnu yoktur. Seri kanseri midir başka bir şey midir bilemezsiniz ama amcanın burnunun olması gereken yerde siyaha çalan mor renkte bir delik vardır…

O an anladım bana verilen hayatın ve sağlığın değerini.. Beynime kazınan o görüntü, içimi sıkan bütün dertlerin aslında sadece oyun olduğunu öğretti bana..

Burnu yok olmuş bir insanın varlığının karşısında benim ne derdim olabilir ki…

KAVGA ETMEYİN..

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.