“Neden artık yazamıyorum, bilemiyorum.. Canım istemiyor galiba bu kadar basit. Neden kendimi böyle yaşlı hissediyorum? Belki de hissetmiyorum, gerçekten öyleyim! Neden uykum var çok ama neden hiç rüya göremiyorum? Gözlerim kapanıyor… Zaman beni unutup, gitti sanki. Bense durdum ve durgunluğun içinde boğuluyorum…”
Aslında hiç bir şeyi yoktu ama esas sorunda zaten “hiç bir şeyi” olmaması değil miydi? Aradığı şeyi bulamamıştı, aramayı da bırakıyordu artık. Kendi kendini tekrarlıyordu. İçinden “of”ladı.. Offf… Sıkılmıştı, sıkıcıydı.
Ona bir kadın lazımdı belki de.. Birlikte bir ev kuracak ve gerekirse o evi gene birlikte yıkacakları bir kadın.
“Neyse!!” dedi “Vazgeçtim.. Düşünmek başımı ağrıtıyor, depresyon dizlerimi sızlatıyor. TV seyredeceğim.”
TV kumandasının kırmızı düğmesine bastığı an, onun için bir dönemi bitirdi. Sıkıntının uzun zamandır ustaca tasarladığı blöfünü yemiş, oyundan çekilmiş, potansiyelini masada bırakıp, beynini uyuşturmaya karar vermişti. Aslında biraz dikkatli dinlese başının arkasından bir yerlerden gelen klik! sesini bile duyabilirdi.
Tespiti doğruydu en azından, içinde boğulduğu şey, kendi hareketsizliğiydi…