Kör Bayağı B.6
Yazan: tembellikruyasi Aralık 18, 2006
Pencerenin önündeki akşam sefalarını sulamak üzere her sabah olduğu gibi elinde sürahisiyle çiçeklerin başına gelen Mualla, bir gece önceyi hatırlamaya çalıştıkça adeta zihnindeki kocaman bir duvara çarpıyordu. İşin garibi bırakın bir gece öncesini, ne zaman uyandığını, kahvaltısını ne ara yaptığını, televizyonu ne zaman açtığını ve hatta elindeki sürahiyi ne zaman doldurduğunu bile bilmiyordu. Hatırladığı en son şey… Sabah çarşıda alışveriş yaptıktan sonra eve dönerken karşılaştığı eski bir arkadaşının, emekli oldukları kurumdan birinin ölüm haberini vermiş olduğuydu. Ama hangi sabah olmuştu bu. Galiba dün sabah. Bu olay o günle ilgili hatırlamaya çalıştığı diğer şeyler gibi çok da berrak değildi. Kendisini oldukça garip hissediyordu. Sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi. Ama yatıp uyuduğunu hatırlamıyordu. O anda birisi sorsa hayatının tamamını anlatabilirdi ama uyandığını hissettiği o uyku daha çok ardında derin bir hiçlik barındırıyor gibiydi. Ankara’da doğmuştu. Deniz kıyısında güzel bir evde dünyaya gelmişti. Ankara. Gün batımını Ankara’da denize karşı izlemek, o güzelim Ankara imbatını içine çekmek… Gençliği güzel anlarla, harika anılarla doluydu. Mesela gençken gün batımları haricinde en çok zevk aldığı şey…. Çiçekleri sularken aniden durdu. Acaba en çok zevk aldığı diğer şeyler neydi? Hatırlayamıyordu. “Çok yorgunum” diye düşündü. Biraz daha uyumalıydı. Bulutların arasından kendini gösteren güneşin ışıkları, salonundaki eşyalara çarparken mobilyaların üstünde kızlın farklı tonları oynaşıyordu. Güneş de her zamankinden daha parlaktı sanki o gün. Elindeki sürahiyi yemek masasının üstüne bıraktı. Televizyonda bir haber kanalı açıktı. Bir gece önce hayranı olduğu haber spikeri ile tanışabilmek için kanal binasının önünde beklerken bir tinerci tarafından öldürülen bir gençle ilgili haberi izlerken içinde tuhaf bir burkulma hissetti. Ağlamaya başladı. Dünya nereye gidiyordu böyle. Ve o, ne kadar da yalnızdı. Kocası ve oğlu…. Allah Allah… Alzheimer dedikleri hastalık ilk belirtilerini böyle mi veriyordu acaba?
Aniden çalan kapı zili Mualla’yı, kocası ve oğluyla ilgili düşünmekten vazgeçirdi. Bu saatte kim olabilirdi ki bu? Kapıyı açtığında karşısında iki genç duruyordu. Gençlerden biri kocaman bir gülümsemeyle diğeri ise adeta bir terslik olmasını bekleyen, şüpheci bir ifadeyle bakıyordu. Gülümsemekte olan ayakkabılarını çıkarmak üzere yere eğilirken: “Anne naber” dedi, salakça bir sırıtışla ve sürdürdü “yahu bu Sevim denyosuna ne oldu, beni tanımadı, karşılaştık aşağıda”. Mualla şaşkın bir ifadeyle
“Pardon evladım siz kimi aramıştınız?” diye sordu. Şüpheyle bakmakta olan genç, sanki anlamayı beklediği şeyi anlamışçasına olduğu yere çöktü. “Ooofff” dedi Zaim. Arif sersemlemiş vaziyette annesine bakarken Mualla yavaş yavaş oğlunun ve kocasının başına gelen o korkunç kazayı da hatırlamaya başlamıştı. Ama o kaza da diğer her şey gibi hiç de net değildi.
—————————————————————————————
Zaim ve Arif sokakta yürürlerken yanlarından geçen insanların tümü, yeni başladıkları güne ciddi bir kafa karışıklığıyla alışmaya çalışıyorlardı. Zaim bir an için hala üstündeki şaşkınlığı atamamış Arif’e baktı. Titriyordu:
“E niye söylemedin o zaman o anda?” diye sordu Arif. “Madem herif sana söyledi böyle bir terslik olacağını, hiç uğramazdık bile, yürür giderdik”. Zaim:
“Ne bileyim belkide görmek istedim ne olacağını. Bak Arif çok garipleşti bu iş. Bu sis, annen, bu ‘sabah’ ne oluyor, bu adam kim, bizden ne istiyor anlamıyorum”.
“Sadece bizden değil abi.”
“Evet sadece bizden değil.” Dedi Zaim dalgınca. Mualla onları tanımamış olmasına rağmen, sebebini kendisine de açıklayamadığı bir biçimde Zaim ve Arif’i içeri buyur etmiş, ısrarla çay ikram etmek istemiş bu arada da, oğlu ve kocasının başına gelen korkunç kazayı anlatmaya çalışmıştı. Anlatmaya çalışmıştı çünkü olayın ayrıntılarıyla ilgili zihninde ciddi sorunlar vardı. Zaten muhtemelen Zaim ve Arif’i de rahmetli oğlunun eski arkadaşları zannetmişti. Bu arada açık olan televizyonda ki haberlerin tuhaflığı Zaim ve Arif’in dikkatini çekmiş, bir yandan Mualla’yı dinlerken bir yandan da göz ucuyla spikeri takip etmişlerdi. Saddam Hüseyin, yaklaşmakta olan yeni yıl dolayısıyla ünlü moda firması Victoria’s Secret’ın geleneksel defilesine katılmış, gecenin sonunda verilen kokteylde Gisel’le birlikte kameralara sırıtarak gazetecilerle ‘her zamanki tatlı üslubuyla’ (spiker öyle söylüyordu) şakalaşmıştı. Bir sonraki haber de Türkiye’de yaklaşmakta olan vali seçimleriyle ilgiliydi. İşin garibi haberleri sunan spiker de okuduğu haberlere inanamaz bir yüz ifadesindeydi. Haberle ilgili görüntüler bitip ekranda her belirişinde bir süre şaşkınca monitöre bakmaya devam ediyor, sonra da haberci profesyonelliği gereği durumu bozuntuya vermeyip, kameraya hafifçe gülümseyerek sıradaki habere geçiyordu. Zaim aniden kafasından bu düşünceleri atmak ister biçimde silkindi ve:
“Bilmiyorum abi, hiç bir şey bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey doğruca Kaymakamlık binasına gitmemiz gerektiği.” dedi soğuk bir ifadeyle. İnsan selinin arasından ağır adımlarla ve soru işaretleri dolu zihinlerle yürümeye devam ettiler. Zaim birden durdu kalabalığın içinde uzakta bir şeyleri görmeye çabalayarak durdu:
“Ne oldu abi yine?” diye sordu Arif.
“Olum duymuyor musun?”. Arif durdu, dinledi. Oldukça neşeli bir insan kalabalığının sesiydi bu. Sokaktaki kalabalığı yararak ilerleyen bir grup insan yaklaşıyordu Kalabalık dağılırken insanlar görülmeye başladı. Sırtlarında çantaları, ellerinde fotoğraf makineleriyle Çinlilerden oluşan bir turist kafilesiydi bu. Kafilenin başında giyimleriyle kafileden ayrı oldukları anlaşılan takım elbiseli bir adam ve harika bir gece elbisesi giymiş muhteşem güzellikte Çinli bir kadın vardı. Sağ elinde kıpkırmızı, uzunca bir şemsiye tutuyor, şemsiyeyi Şarlo’nun bastonu gibi hafif hafif çevirerek ilerliyordu.
“ Çekin çekin, evet rahat rahat. Bakın bu mahalleler geleneksel Türk konukseverliğinin örneğidir, hehe çekin çekin.” Yılışıklık adeta paçalarında akmakta olan bu adam için Zaim ve Arif’in tek bir düşünceleri olmuştu. Kesin bir politikacının yalayıcısı olmalıydı. Muhteşem güzellikteki Çinli kadının görevi ise hemen belli olmuştu. Bizimkilerin hemen akıllarından geçiriverdikleri tabirle ‘kıl kuyruk’un sözlerini turistlere çeviriyordu.
“Sayın Vali adayımız Barış Duroğlu sayesinde artık turizm de patlayacak. Memlekete refah, güzellik ve eşitlik gelecek”. Çok önemli bir konuşma yapmış gibi mutlulukla ve küçük dağların sahibi edasıyla dönüverdi. Ve karşısında dikilmekte olan Zaim ve Arif’i görünce aniden durdu. Kafasını sabah programlarında ‘söylediği sözün arkasında duran’ kadınlara özgü bir edayla sağa doğru kavisle çevirerek:
“Siz de kimsiniz be ! Çekilin bakayım şurdan bak turistler geçecek” dedi. Vücudunu çevirmeden başını döndürerek geriye turist kafilesine yapay bir biçimde sırıtıp aynı süratle bizimkilere oldukça sert bir ifadeyle döndü ve iki elini birden önünde sallayarak: “Çekil çekil çekil çekil !!!” diyince elleri Arif’in ellerinin arasında hareketsiz kaldı. Arif ‘yerim ulan ben seni’ edasıyla Kıl Kuyruğun ellerini sıkmaya başladı. Hiddetle:
“Kimsin lan sen?!” diye kükredi. Kıl kuyruk aniden tırısa geçti. Zaim’de Arif’in bu sorusunu, gayri ihtiyari, tamamlayarak:
“Çık dışarı” dedi sertçe. Kıl Kuyruk tir tir titreyerek:
“Ama zaten..dışardayız değil mi beyler nasıl dışarı çıkabilirim ki? Diye sorup “ehe!” diye aptalca sırıtınca Arif’de ellerini itip:
“Git lan şurdan bi de senle mi uğraşacaz” diyip, sert adımlarla yürümeye başladı. Bizimkiler süratle kafilenim yanından yürüyüp, yan sokağa daldılar. 20-25 metrelik ara sokak Kaymakamlık binasının bulunduğu Bahriye Üçok caddesine çıkıyordu. Özellikle caddenin sonundaki dolmuş durağı sebebiyle sabahın 7’sinden gecenin 10’nuna kadar yoğun bir trafiğin işlediği caddede karşıdan karşıya geçmek her zaman sorundu. Araçlar durmak bilmez özellikle dolmuşlar kısacık mesafelerde bile öyle süratli giderdi ki, yayalar her zaman dikkatli olmak zorunda kalırdı. Ama bu sabah dolmuşlar ve tüm araçlar yayalara yol veriyor, herkes birbirine gülümsüyor, insanlar oldukça kibar ve huzurlu görünüyordu. Zihinlerdeki karmaşıklık, insanlar hayatlarıyla ilgili şeyleri yavaş yavaş hatırladıkça yerini büyük bir huzura bırakıyordu. Zaim ve Arif kendilerine yol veren bir taksiye teşekkür babında el sallayarak karşıya geçtiler. Zaim endişeli bir biçimde “Anlamıyorum abi anlamıyorum neler oluyor böyle” diye sesli olarak düşünüyordu. “hiçbir anlam veremiyorum, dolmuşlar yayalara yol veriyo falan, nedir bu iş? Neler oluyor?” Arif Zaim’in taklidini yaparak:
“Anlamadım ki zaten anlamadım ki zaten”. diye söylenmeye başladı “Nedir ne var anlamayacak, manyağın biri kafa buluyo bizle!!”. Zaim tam Kaymakamlığın bahçesine girdikleri sırada durdu. Arif’in söylediği şeyi o kadar anlamsız bulmuştu ki konuşmadan duramayacaktı:
“Bu kadar olaya açıklaman bu. Bunu anladın yani, manyağın biri kafa buluyo bizle! Hah!”, dalga geçme sırası Zaim’deydi, “sen hala anlamadın galiba durumun ciddiyetini?!”. Arif yüzünde çılgınca bir ifadeyle Zaim’e döndü,
“Ben mi anlamadım, ben anlamadım ha!!! Ulan annem beni tanımadı be ne diyosun sen, ben mi anlamadım”. Arif hızlı hızlı yürümeye başladı. Kaymakamlığın avlusunda sabah yağan yağmurun oluşturduğu su birikintileri içinde su içmeye çalışan ve o sabaha, doğadaki diğer her canlı gibi anlam vermeye çalışan güvercinler Arif’in hiddetli yürüyüşünden korkarak havalandılar. Zaim’le arasındaki mesafeye yaklaşık 20 metre kadar açan Arif aniden durdu. Sert bir biçimde Zaim’e döndü ve,
“Evet abi haklısın, ben bu adamı ciddiye almadım senin kadar. Yok öyle sisler yaratmalar, sokağın sonuna yürüdüğümüzde yine sokağın başına çıkmalar, annemin bizi tanımaması bilmem ne, aniden sabah olması falan ucuz numaralar bunlar, bilindik şeyler, kullanıldı bunlar daha önce.” Durdu. Gözlerini kısıp sağ elinin işaret parmağını Zaim’e doğru sallayarak tehdit edercesine, “Ama” dedi “ne zaman alırım ciddiye biliyo musun ben bu adamı? Ne zaman bu herif bizi bi çöle düşürür, o çölde de karşımıza bir kutup ayısı çıkar, işte o zaman ben bu adamı ciddiye alırım”.
Aynı hiddetle arkasını dönüp, polis korumasındaki binanın girişine yöneldiğinde çok sıcak bir rüzgar Zaim’in burnuna hiç tanımadığı kumlu bir koku getirdi.
“Aferin sana” diye geçirdi içinden Zaim. Hiç şüphesi yoktu ki, Arif, Ses’i sonunda ciddiye alacaktı.