benden bile bağımsız öyküler

bu blog bağımsız öykülerin uyumadığı yerdir

11 Dec 2006 için Arşiv

Kör Bayağı B.5

Yazan: tembellikruyasi Aralık 11, 2006

Sokaktan çıktılar sonunda… Ama gördüklerinin etkisinden hayatları boyunca kurtulamayacaklardı. Arif’in çığlığından sonra yaşadıkları, şu an Zaim’in elinde sıkı sıkı tuttuğu çantayı asla bırakmamalarına ve telefondaki sesin söylediklerini harfiyen yerine getirmelerini sağlamaya yeterdi, ki ses büyük harflerle konuşuyordu ve  Arif ile Zaim bunun ne demek olduğunu biliyorlardı. Evet efendim, hem de çok iyi biliyorlardı.
Gerçek sandıkları, en azından öyle görünen şeyin Arif’in elleri arasında nasıl ipliğe dönüştüğünü görmüşlerdi. Bu onlara, şu anda ve içinde bulundukları durumda hayatlarının da ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlatmıştı. Arif’in ucunun nereye çıktığını merak ettiği ve elinde yumak yaptığı ip, hemen önlerinde düşüp bayılan (ölen) kızın yansımasından, ya da her neyiyse ondan, başka bir şey değildi. Arif elindeki iplik yumağına baktığında ela bir göz görür gibi olmuş, ipin kaynağına baktığında ise yerde yatan kızın yüzünün neredeyse yarısını “söktüğü”nü fark etmişti. Böyle bir durum karşısında delicesine korkmamak için fazlasıyla fantastik bir kahraman olmak gerekmekteydi. Ama ne Arif, ne de Zaim böyle tiplerdi.
Gerçek sandığı bir şeyi elleri ile söktüğünü gören herkesin yapacağı gibi Arif titriyordu ve ne yazık ki Zaim’de Onu sakinleştirmek için hiçbir şey yapamıyordu. Çünkü O da paniklemek ile delirmek arasındaki ince çizgede dans etmekle meşguldü. O lanetli sokaktan çıkmışlar, neredeyse her gün en az bir kez geçtikleri Çarşı Caddesine ulaşmışlardı. O sırada iki paniklemiş beyin fark edemiyordu ama Çarşı her zamankinden biraz farklıydı. Kimse yoktu ortalıkta. Günün ve gecenin her saatine has konukları olan cadde bomboştu. Ama bu boşluk, geçici, mesela sabaha yok olacak bir boşluk değildi. Hatta sokağa çıkma yasağının olduğu bir yerdeki boşluk gibi bile değildi. Bu daha üzerine çok yıllar önce nitrojen bombası atılmış bir yere ait olabilecek türden bir boşluktu. İnsanlığın kıyametinden çok sonrasına ait bir boşluk… Arif ve Zaim, kalp atışları biraz düzene girdikten ve adımları yavaşladıktan sonra fark edebildiler ya da daha doğrusu hissedebildiler bu durumu. Önce birbirlerine, sonra çevrelerine ve sonra tekrar birbirlerine baktılar. Arif,
“İnsanlar nerede?” dedi. Zaim,
“Yaşam nerede?” diye cevap verdi. Arif,
“Hiç ses yok” dedi fısıldayarak. Sonra saati sordu Zaim’e ama cevabını alamadı çünkü durmuştu Zaim’in saati. Caddenin çıkışına doğru yürümeye devam ettiler.
Caddenin başına geldiklerine sessizlik sürüyordu. Hissettikleri yalnızlık  Zaim ve Arif’in içini eziyordu. Bu öyle bir yalnızlıktı ki, sanki hiçbir zaman onları seven ve koruyan birileri olmamıştı ve olmayacaktı. Kavşağa ulaşınca durdular. Hafif bir sis etraflarını sarmaya başlamıştı. Zaim,
“Sanki geçen her saniye etraf biraz daha bulanıklaşıyor” dedi. Arif,
“Sis yüzünden” diye cevap verdi. “Ama biraz garip değil mi? Her an koyulaşıyor gibi”. Zaim,
“Ben daha önce buna benzer bir şey görmüştüm…”dedi sanki devam edecek gibiydi konuşmasına ama sonra durdu. Gerçekten de sis koyulaşıyordu. Zaim gözlerini hemen önlerinde uzanan tren yoluna dikti. Raylar metre metre sisin altında kayboluyordu. Kalp atışları tekrar hızlanmaya başladı. Birkaç kalp atımı sonra tren yolu görünmez olmuştu.
Zaim’in eli cebindeki telefona doğru gitti kendi kendine. Arif, Zaim’e baktı ve
“Her şey görünmez oldu” dedi. Sonra gözleri Zaim’in eline takıldı, “Telefon çalacak” diye tahmin etti.

Telefon çaldı.

Telefon çaldı. Sessizlik oldu. Telefon daha yüksek bir sesle çaldı. Sessizlik daha derindi. Telefon daha da yüksek çaldı. Zaim zil sesi kesilmeden telefonun yes tuşuna bastı. Aleti yavaşça kulağına götürüp, bekledi.
“Hans ve Gretel’in hikayesini biliyorsunuzdur eminim” dedi ses, “ İkinizde masalları seversiniz. Belki de birazda bu yüzden şimdi buradasınız. Sizin Hans ve Gretel’den bir farkınız var ama onların ekmek kırıntıları vardı. Sizinse hiçbir şeyiniz yok. Onlar yollarını kaybetmemeyi umuyorlardı. Sizin bir yolunuz yok. O yüzden sakince beni dinleyin. Paniğe kapılırsanız ya da korkarsanız benim hiçbir işime yaramazsınız.” Zaim Ses’in daha insaflı olduğunu hissetti ama derin derin nefes almaktan kendini alıkoyamayarak hiçbir şey söyleyemedi. Ses sohbet etmeye devam etti,
“Çocuklar bu sis sizce de bir garip değil mi? Sanki doğal değil ve tabi bir de sessizlik var. Siz Çarşıyı hiç bu kadar boş görmüş müydünüz?” Ses bir süre cevap almak için bekledi ama Zaim, daha da dehşete kapılmasına sebep olan bir şey fark etmişti. Ses konuşurken ikisine de hitap ediyordu ve kendisinin telefondan duyduğu sesi, her nasılsa Arif de duyuyordu. Zaim, bunu, Arif’in yüzüne yansıyan korkudan rahatlıkla anlayabiliyordu. Ses fırtına öncesi bir sakinliği barındıran tonuyla devam etti konuşmaya,
“Yalnız kaldığınızı hissediyorsunuz değil mi? Ama yine de şanslısınız. En azından birbirinize sahipsiniz. Peki ya sis daha da koyulaşsa ne yaparsınız? El ele mi tutuşursunuz? Ama bilin ki sonunda siz iki minik çocuk birbirinizi de kaybedersiniz. Bu çok daha korkunç olmaz mı? Hiç kimsenin olmadığı bir yerde tamamen yapayalnız olmak, hatta hiçbir yerde olmamak. Beyaz bir körlüğün içinde zamansız ve mekansız kalmak…” Arif sesin ne kadar da eğlendiğini düşünürken, Ses devam etti,
“İstemezsiniz değil mi bunları yaşamayı. Cevap verin bana çocuklar!!” Arif ve Zaim başlarını sallayabildiler sadece. Ses,
“Güzel ben de öyle tahmin etmiştim zaten” dedi dehşetli sakinliğinin son kırıntılarıyla ve “ o zaman KONUŞUN!!!” diye bağırdı büyük harflerle. Kulaklarında patlayan ses, yarattığı rüzgarın şiddeti ile düşüncelerini ezerken, yüreklerinin sancı içersinde çırpınmasına sebep oldu. Zaim telefonu elinden düşürdü ama zaten Ses artık telefondan ya da kafalarının içinden değil her yerden geliyor, her şeyin üstünü kaplıyordu.
“APTAL GİBİ DAVRANMAYI BIRAKIN” diye emretti “SİZ GERİZEKALILAR DEDİKLERİMİ HARFİYEN YERİNE GETİRECEK VE HATA YAPMAYACAKSINIZ. YOKSA BEYİNLERİNİZİ KULAKLARINIZDAN AKITIRIM.” Zaim ve Arif aynı anda kafataslarının boş olmasının nasıl bir şey olabileceğini düşündüler. Ses sustu, onları ezip geçen rüzgâr yok oldu. Arif yavaşça ellerini kulaklarından çekti. Bir an sonra Zaim’de aynısını yaptı. Ses tekrar ilk baştaki tonuna dönerek,
“Telefonu yerden al Zaim. Beni bağırtmak istemezsin daha FAZLA” dedi. Zaim kendinden isteneni hemen yerine getirdi. Telefonu kulağına götürmeden birkaç derin nefes aldı. Artık kendini daha sakin hissediyordu. Korkmanın ötesinde bir yerlerdeydi.
“Ne yapmamızı istiyorsun” dedi hala canının yandığını hissederek. Ses,
“Dediğim gibi kaymakamlığa gideceksiniz. Orada ne yapmanız gerektiği size söylenecek. Unutmayın, kimse size yardım edemez. Burası sizin bildiğiniz yer değil. Burası benim dünyam ve siz benim gücümü BİLİYORSUNUZ. Burada kimse sizi tanımıyor ve siz de kimseyi tanımıyorsunuz!”.
“Anladım” diye cevap verdi Zaim , “Ne diyorsan, onu yapacağız.”
“Zaten en başından beri öyleydi. Şimdi seninle biraz yalnız konuşacağız Zaim.” dedi Ses. Ses bu sefer, sadece telefondan konuşmaya başladığında Arif, artık hiçbir şey duymadığını işaret etti Zaim’e. Zaim dinlemeye devam etti,
“Arif, sen telefonu kapattığında, evlerine gitmeyi teklif edecek sana. Annesinin size yardım edebileceğini söyleyecek. Gidin. Böylece senin anladığını, Arif’te anlayacak. Buradan ancak ben çıkın dersem, çıkabilirsiniz.” Telefon kapandı. Bu konuşma hem Zaim’in, hem de Arif’in yaşayacakları ömrü kısaltmıştı.
Zaim telefonu kulağından çekmeden birkaç saniye daha bekledi. Ses’in gittiğinden emin olunca, telefonu cebine yerleştirip, çevresini incelemekte olan Arif’e döndü. Arif,
“Sis incelmeye başladı” diye haber verdi. Gerçekten tren yolu tekrar görülebilir olmuştu. Arif, o duymuyorken Ses’in, Zaim’e neler anlattığını sormamıştı. Zaim “Düşünüyor” diye içinden geçirdi. Sis oluştuğu hızla dağılırken, ikisi de yavaş yavaş kendilerine yaklaşan tanıdık sesler yüzünden bir kez daha şaşırdılar. Uyanan bir şehre ait sesler etraflarını sardı. Uzaktan gelen araba kornalarına, insan sesleri eklenmeye başladı. Sisi yararak önlerinden geçen tren, Arif ve Zaim’in ödlerini patlattı. Tren az ilerdeki istasyonda durduğunda, Arif ve Zaim kendilerini yağmurlu bir sonbahar sabahında buldular. Çevreleri bir anda, nereye kaybolmuşlardıysa oradan geri gelen, sabah telaşındaki insanlar ile kaplandı. Onları hiç umursamadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi, günlük işlerinin peşinde olan “normal” insanlar… Arif, Zaim’in omzuna vurarak,
“Abi, hadi bize gidiyoruz” dedi “Annem ne yapacağımızı bilir.” Zaim, arkadaşın yüzündeki güveni görünce, telefonda konuştuklarından bahsetmek istemedi. Nasıl olsa bir şey değişmeyecekti. Sadece “Tamam” demekle yetindi. O aslında şu an başka bir şeyi merak ediyordu. Gece nereye gitmişti…
Arif’in evine doğru yaptıkları kısa yürüş sırasında neredeyse hiç konuşmadılar. Yaşananların ağırlığı, Onları düşüncelere boğmuştu. Hayatlarının önemli bir kısmını fantezi kitapları okuyup, onlar hakkında tartışarak geçiren bu iki genç adam, şimdi kendilerini hayal güçlerinin ötesinde bir yerde bulmuşlardı ve kendilerini, tıpkı “Bulduğum ilk vampire kendimi ısırttıracağım” diyen ama ilk vampirini bulduğunda korkudan düşüp bayılan ve akşam yemeği olan film kahramanları gibi hissediyorlardı. Kan içinde değillerdi belki ve yerde, ölü, uzanmıyorlardı, lakin içlerinden, bir şekilde, dünya değiştirdiklerini biliyorlardı. Arif bu yüzden, Sesin emirlerine rağmen evine gitmek istemişti. Umudu kendine ait bir yer bulabilmekti. Zaim bulamayacaklarını hissediyordu. Ama şu kesindi ki, her ikisi de vampirlerle dolu bir yuvaya düşmüş olmayı tercih ederdi.
Arif’in evinin önüne geldiklerinde her şey dün gece, ya da hangi gece ise o gece, bıraktıkları gibiydi.
“Annem meraktan çıldırmış olmalı” diye sesli düşündü. Zaim başıyla arkadaşını onayladı. Arif cebinden anahtarı çıkartarak, apartmanın kapısının kilidine yerleştirdi. Ama anahtar kilidin içinde dönmemişti. Zaim bir şey söylemeden bekledi. Arif kendi kendine söverek kapıyla uğraşma devam ederken, apartmanın otomatı yandı. Zaim,
“Birisi geliyor” diyerek arkadaşını durdurdu. Gerçektende birkaç saniye sonra merdivenlerden inen bir kadın göründü. Kadın, Zaim’in de daha önce gördü, Ariflerin üst komşusuydu. Arif gülümseyerek,
“Sevim abla” dedi ve anahtarı kilitten çıkartarak beklemeye başladı. Kadın apartman kapısının arkasından Arif ve Zaim’i süzerek yaklaştı ve yavaşça kapıyı açtı. Arif gülümsemeyi sürdürerek,
“Günaydın” dedi. Kadın dışarıya çıktı. Zaim kadının bakışlarında ki yabancılığı fark etmişti. Arif’in yanından sıyrılarak kapının kapanmasına izin vermeden, onu tuttu. Kadın, Arif’in konuşma çabasını karşılıksız bırakarak hızla uzaklaşırken, Arif yüzünde şaşkın bir ifade ile kalakaldı.
“Abi beni tanımadı sanki” dedi. Zaim Ses’in söyledikleri, Arif’e aktarmayı tekrar düşündü ama bunu yapmayı istemiyordu.
“Hadi Arif. Yukarı çıkalım” dedi sadece.

Yazı kategorisi: Kör Bayağ | » yorum bırak;