benden bile bağımsız öyküler

bu blog bağımsız öykülerin uyumadığı yerdir

Aralık, 2006 için Arşiv

körbayağının önlenemez yükselişi

Yazan: tembellikruyasi Aralık 30, 2006

körbayağı blogtaki tüm hikayelerden daha farklı bir yere geldi gözümüzde… hakkında en çok konuştuğumuz, en çok düşündüğümüz bağımsız hikaye oldu… bu yüzden en azından bir süreliğine onu artık blogta yayınlamayacağım..

belki de bir süre sonra hiç beklemediğiniz bir an da, hiç beklemediğiniz bir yerde (mesela bir kitapçıda ) karşınıza çıkıverir… 

Aşağıdaki adreste körbayağının tüm bölümlerini arka arkaya en orjinal halleri ile bulabilirsiniz.

http://korbayagi.wordpress.com/ 

Yazı kategorisi: Kör Bayağ | » yorum bırak;

Kör Bayağı B.6

Yazan: tembellikruyasi Aralık 18, 2006

Pencerenin önündeki akşam sefalarını sulamak üzere her sabah olduğu gibi elinde sürahisiyle çiçeklerin başına gelen Mualla, bir gece önceyi hatırlamaya çalıştıkça adeta zihnindeki kocaman bir duvara çarpıyordu. İşin garibi bırakın bir gece öncesini, ne zaman uyandığını, kahvaltısını ne ara yaptığını, televizyonu ne zaman açtığını ve hatta elindeki sürahiyi ne zaman doldurduğunu bile bilmiyordu. Hatırladığı en son şey… Sabah çarşıda alışveriş yaptıktan sonra eve dönerken karşılaştığı eski bir arkadaşının, emekli oldukları kurumdan birinin ölüm haberini vermiş olduğuydu. Ama hangi sabah olmuştu bu. Galiba dün sabah. Bu olay o günle ilgili hatırlamaya çalıştığı diğer şeyler gibi çok da berrak değildi. Kendisini oldukça garip hissediyordu. Sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi. Ama yatıp uyuduğunu hatırlamıyordu. O anda birisi sorsa hayatının tamamını anlatabilirdi ama uyandığını hissettiği o uyku daha çok ardında derin bir hiçlik barındırıyor gibiydi. Ankara’da doğmuştu. Deniz kıyısında güzel bir evde dünyaya gelmişti. Ankara. Gün batımını Ankara’da denize karşı izlemek, o güzelim Ankara imbatını içine çekmek… Gençliği güzel anlarla, harika anılarla doluydu. Mesela gençken gün batımları haricinde en çok zevk aldığı şey…. Çiçekleri sularken aniden durdu. Acaba en çok zevk aldığı diğer şeyler neydi? Hatırlayamıyordu. “Çok yorgunum” diye düşündü. Biraz daha uyumalıydı. Bulutların arasından kendini gösteren güneşin ışıkları, salonundaki eşyalara çarparken mobilyaların üstünde kızlın farklı tonları oynaşıyordu. Güneş de her zamankinden daha parlaktı sanki o gün. Elindeki sürahiyi yemek masasının üstüne bıraktı. Televizyonda bir haber kanalı açıktı. Bir gece önce hayranı olduğu haber spikeri ile tanışabilmek için kanal binasının önünde beklerken bir tinerci tarafından öldürülen bir gençle ilgili haberi izlerken içinde tuhaf bir burkulma hissetti. Ağlamaya başladı. Dünya nereye gidiyordu böyle. Ve o, ne kadar da yalnızdı. Kocası ve oğlu…. Allah Allah… Alzheimer dedikleri hastalık ilk belirtilerini böyle mi veriyordu acaba?

Aniden çalan kapı zili Mualla’yı, kocası ve oğluyla ilgili düşünmekten vazgeçirdi. Bu saatte kim olabilirdi ki bu? Kapıyı açtığında karşısında iki genç duruyordu. Gençlerden biri kocaman bir gülümsemeyle diğeri ise adeta bir terslik olmasını bekleyen, şüpheci bir ifadeyle bakıyordu. Gülümsemekte olan ayakkabılarını çıkarmak üzere yere eğilirken: “Anne naber” dedi, salakça bir sırıtışla ve sürdürdü “yahu bu Sevim denyosuna ne oldu, beni tanımadı, karşılaştık aşağıda”. Mualla şaşkın bir ifadeyle

“Pardon evladım siz kimi aramıştınız?” diye sordu. Şüpheyle bakmakta olan genç, sanki anlamayı beklediği şeyi anlamışçasına olduğu yere çöktü. “Ooofff” dedi Zaim. Arif sersemlemiş vaziyette annesine bakarken Mualla yavaş yavaş oğlunun ve kocasının başına gelen o korkunç kazayı da hatırlamaya başlamıştı. Ama o kaza da diğer her şey gibi hiç de net değildi.

—————————————————————————————

Zaim ve Arif sokakta yürürlerken yanlarından geçen insanların tümü, yeni başladıkları güne ciddi bir kafa karışıklığıyla alışmaya çalışıyorlardı. Zaim bir an için hala üstündeki şaşkınlığı atamamış Arif’e baktı. Titriyordu:

“E niye söylemedin o zaman o anda?” diye sordu Arif. “Madem herif sana söyledi böyle bir terslik olacağını, hiç uğramazdık bile, yürür giderdik”. Zaim:

“Ne bileyim belkide görmek istedim ne olacağını. Bak Arif çok garipleşti bu iş. Bu sis, annen, bu ‘sabah’ ne oluyor, bu adam kim, bizden ne istiyor anlamıyorum”.

“Sadece bizden değil abi.”

“Evet sadece bizden değil.” Dedi Zaim dalgınca. Mualla onları tanımamış olmasına rağmen, sebebini kendisine de açıklayamadığı bir biçimde Zaim ve Arif’i içeri buyur etmiş, ısrarla çay ikram etmek istemiş bu arada da, oğlu ve kocasının başına gelen korkunç kazayı anlatmaya çalışmıştı. Anlatmaya çalışmıştı çünkü olayın ayrıntılarıyla ilgili zihninde ciddi sorunlar vardı. Zaten muhtemelen Zaim ve Arif’i de rahmetli oğlunun eski arkadaşları zannetmişti. Bu arada açık olan televizyonda ki haberlerin tuhaflığı Zaim ve Arif’in dikkatini çekmiş, bir yandan Mualla’yı dinlerken bir yandan da göz ucuyla spikeri takip etmişlerdi. Saddam Hüseyin, yaklaşmakta olan yeni yıl dolayısıyla ünlü moda firması Victoria’s Secret’ın geleneksel defilesine katılmış, gecenin sonunda verilen kokteylde Gisel’le birlikte kameralara sırıtarak gazetecilerle ‘her zamanki tatlı üslubuyla’ (spiker öyle söylüyordu) şakalaşmıştı. Bir sonraki haber de Türkiye’de yaklaşmakta olan vali seçimleriyle ilgiliydi. İşin garibi haberleri sunan spiker de okuduğu haberlere inanamaz bir yüz ifadesindeydi. Haberle ilgili görüntüler bitip ekranda her belirişinde bir süre şaşkınca monitöre bakmaya devam ediyor, sonra da haberci profesyonelliği gereği durumu bozuntuya vermeyip, kameraya hafifçe gülümseyerek sıradaki habere geçiyordu. Zaim aniden kafasından bu düşünceleri atmak ister biçimde silkindi ve:

“Bilmiyorum abi, hiç bir şey bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey doğruca Kaymakamlık binasına gitmemiz gerektiği.” dedi soğuk bir ifadeyle. İnsan selinin arasından ağır adımlarla ve soru işaretleri dolu zihinlerle yürümeye devam ettiler. Zaim birden durdu kalabalığın içinde uzakta bir şeyleri görmeye çabalayarak durdu:

“Ne oldu abi yine?” diye sordu Arif.

“Olum duymuyor musun?”. Arif durdu, dinledi. Oldukça neşeli bir insan kalabalığının sesiydi bu. Sokaktaki kalabalığı yararak ilerleyen bir grup insan yaklaşıyordu Kalabalık dağılırken insanlar görülmeye başladı. Sırtlarında çantaları, ellerinde fotoğraf makineleriyle Çinlilerden oluşan bir turist kafilesiydi bu. Kafilenin başında giyimleriyle kafileden ayrı oldukları anlaşılan takım elbiseli bir adam ve harika bir gece elbisesi giymiş muhteşem güzellikte Çinli bir kadın vardı. Sağ elinde kıpkırmızı, uzunca bir şemsiye tutuyor, şemsiyeyi Şarlo’nun bastonu gibi hafif hafif çevirerek ilerliyordu.

“ Çekin çekin, evet rahat rahat. Bakın bu mahalleler geleneksel Türk konukseverliğinin örneğidir, hehe çekin çekin.” Yılışıklık adeta paçalarında akmakta olan bu adam için Zaim ve Arif’in tek bir düşünceleri olmuştu. Kesin bir politikacının yalayıcısı olmalıydı. Muhteşem güzellikteki Çinli kadının görevi ise hemen belli olmuştu. Bizimkilerin hemen akıllarından geçiriverdikleri tabirle ‘kıl kuyruk’un sözlerini turistlere çeviriyordu.

“Sayın Vali adayımız Barış Duroğlu sayesinde artık turizm de patlayacak. Memlekete refah, güzellik ve eşitlik gelecek”. Çok önemli bir konuşma yapmış gibi mutlulukla ve küçük dağların sahibi edasıyla dönüverdi. Ve karşısında dikilmekte olan Zaim ve Arif’i görünce aniden durdu. Kafasını sabah programlarında ‘söylediği sözün arkasında duran’ kadınlara özgü bir edayla sağa doğru kavisle çevirerek:

“Siz de kimsiniz be ! Çekilin bakayım şurdan bak turistler geçecek” dedi. Vücudunu çevirmeden başını döndürerek geriye turist kafilesine yapay bir biçimde sırıtıp aynı süratle bizimkilere oldukça sert bir ifadeyle döndü ve iki elini birden önünde sallayarak: “Çekil çekil çekil çekil !!!” diyince elleri Arif’in ellerinin arasında hareketsiz kaldı. Arif ‘yerim ulan ben seni’ edasıyla Kıl Kuyruğun ellerini sıkmaya başladı. Hiddetle:

“Kimsin lan sen?!” diye kükredi. Kıl kuyruk aniden tırısa geçti. Zaim’de Arif’in bu sorusunu, gayri ihtiyari, tamamlayarak:

“Çık dışarı” dedi sertçe. Kıl Kuyruk tir tir titreyerek:

“Ama zaten..dışardayız değil mi beyler nasıl dışarı çıkabilirim ki? Diye sorup “ehe!” diye aptalca sırıtınca Arif’de ellerini itip:

“Git lan şurdan bi de senle mi uğraşacaz” diyip, sert adımlarla yürümeye başladı. Bizimkiler süratle kafilenim yanından yürüyüp, yan sokağa daldılar. 20-25 metrelik ara sokak Kaymakamlık binasının bulunduğu Bahriye Üçok caddesine çıkıyordu. Özellikle caddenin sonundaki dolmuş durağı sebebiyle sabahın 7’sinden gecenin 10’nuna kadar yoğun bir trafiğin işlediği caddede karşıdan karşıya geçmek her zaman sorundu. Araçlar durmak bilmez özellikle dolmuşlar kısacık mesafelerde bile öyle süratli giderdi ki, yayalar her zaman dikkatli olmak zorunda kalırdı. Ama bu sabah dolmuşlar ve tüm araçlar yayalara yol veriyor, herkes birbirine gülümsüyor, insanlar oldukça kibar ve huzurlu görünüyordu. Zihinlerdeki karmaşıklık, insanlar hayatlarıyla ilgili şeyleri yavaş yavaş hatırladıkça yerini büyük bir huzura bırakıyordu. Zaim ve Arif kendilerine yol veren bir taksiye teşekkür babında el sallayarak karşıya geçtiler. Zaim endişeli bir biçimde “Anlamıyorum abi anlamıyorum neler oluyor böyle” diye sesli olarak düşünüyordu. “hiçbir anlam veremiyorum, dolmuşlar yayalara yol veriyo falan, nedir bu iş? Neler oluyor?” Arif Zaim’in taklidini yaparak:

“Anlamadım ki zaten anlamadım ki zaten”. diye söylenmeye başladı “Nedir ne var anlamayacak, manyağın biri kafa buluyo bizle!!”. Zaim tam Kaymakamlığın bahçesine girdikleri sırada durdu. Arif’in söylediği şeyi o kadar anlamsız bulmuştu ki konuşmadan duramayacaktı:

“Bu kadar olaya açıklaman bu. Bunu anladın yani, manyağın biri kafa buluyo bizle! Hah!”, dalga geçme sırası Zaim’deydi, “sen hala anlamadın galiba durumun ciddiyetini?!”. Arif yüzünde çılgınca bir ifadeyle Zaim’e döndü,

“Ben mi anlamadım, ben anlamadım ha!!! Ulan annem beni tanımadı be ne diyosun sen, ben mi anlamadım”. Arif hızlı hızlı yürümeye başladı. Kaymakamlığın avlusunda sabah yağan yağmurun oluşturduğu su birikintileri içinde su içmeye çalışan ve o sabaha, doğadaki diğer her canlı gibi anlam vermeye çalışan güvercinler Arif’in hiddetli yürüyüşünden korkarak havalandılar. Zaim’le arasındaki mesafeye yaklaşık 20 metre kadar açan Arif aniden durdu. Sert bir biçimde Zaim’e döndü ve,

“Evet abi haklısın, ben bu adamı ciddiye almadım senin kadar. Yok öyle sisler yaratmalar, sokağın sonuna yürüdüğümüzde yine sokağın başına çıkmalar, annemin bizi tanımaması bilmem ne, aniden sabah olması falan ucuz numaralar bunlar, bilindik şeyler, kullanıldı bunlar daha önce.” Durdu. Gözlerini kısıp sağ elinin işaret parmağını Zaim’e doğru sallayarak tehdit edercesine, “Ama” dedi “ne zaman alırım ciddiye biliyo musun ben bu adamı? Ne zaman bu herif bizi bi çöle düşürür, o çölde de karşımıza bir kutup ayısı çıkar, işte o zaman ben bu adamı ciddiye alırım”.

Aynı hiddetle arkasını dönüp, polis korumasındaki binanın girişine yöneldiğinde çok sıcak bir rüzgar Zaim’in burnuna hiç tanımadığı kumlu bir koku getirdi.

“Aferin sana” diye geçirdi içinden Zaim. Hiç şüphesi yoktu ki, Arif, Ses’i sonunda ciddiye alacaktı.  

Yazı kategorisi: Kör Bayağ | » yorum bırak;

Kör Bayağı B.5

Yazan: tembellikruyasi Aralık 11, 2006

Sokaktan çıktılar sonunda… Ama gördüklerinin etkisinden hayatları boyunca kurtulamayacaklardı. Arif’in çığlığından sonra yaşadıkları, şu an Zaim’in elinde sıkı sıkı tuttuğu çantayı asla bırakmamalarına ve telefondaki sesin söylediklerini harfiyen yerine getirmelerini sağlamaya yeterdi, ki ses büyük harflerle konuşuyordu ve  Arif ile Zaim bunun ne demek olduğunu biliyorlardı. Evet efendim, hem de çok iyi biliyorlardı.
Gerçek sandıkları, en azından öyle görünen şeyin Arif’in elleri arasında nasıl ipliğe dönüştüğünü görmüşlerdi. Bu onlara, şu anda ve içinde bulundukları durumda hayatlarının da ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlatmıştı. Arif’in ucunun nereye çıktığını merak ettiği ve elinde yumak yaptığı ip, hemen önlerinde düşüp bayılan (ölen) kızın yansımasından, ya da her neyiyse ondan, başka bir şey değildi. Arif elindeki iplik yumağına baktığında ela bir göz görür gibi olmuş, ipin kaynağına baktığında ise yerde yatan kızın yüzünün neredeyse yarısını “söktüğü”nü fark etmişti. Böyle bir durum karşısında delicesine korkmamak için fazlasıyla fantastik bir kahraman olmak gerekmekteydi. Ama ne Arif, ne de Zaim böyle tiplerdi.
Gerçek sandığı bir şeyi elleri ile söktüğünü gören herkesin yapacağı gibi Arif titriyordu ve ne yazık ki Zaim’de Onu sakinleştirmek için hiçbir şey yapamıyordu. Çünkü O da paniklemek ile delirmek arasındaki ince çizgede dans etmekle meşguldü. O lanetli sokaktan çıkmışlar, neredeyse her gün en az bir kez geçtikleri Çarşı Caddesine ulaşmışlardı. O sırada iki paniklemiş beyin fark edemiyordu ama Çarşı her zamankinden biraz farklıydı. Kimse yoktu ortalıkta. Günün ve gecenin her saatine has konukları olan cadde bomboştu. Ama bu boşluk, geçici, mesela sabaha yok olacak bir boşluk değildi. Hatta sokağa çıkma yasağının olduğu bir yerdeki boşluk gibi bile değildi. Bu daha üzerine çok yıllar önce nitrojen bombası atılmış bir yere ait olabilecek türden bir boşluktu. İnsanlığın kıyametinden çok sonrasına ait bir boşluk… Arif ve Zaim, kalp atışları biraz düzene girdikten ve adımları yavaşladıktan sonra fark edebildiler ya da daha doğrusu hissedebildiler bu durumu. Önce birbirlerine, sonra çevrelerine ve sonra tekrar birbirlerine baktılar. Arif,
“İnsanlar nerede?” dedi. Zaim,
“Yaşam nerede?” diye cevap verdi. Arif,
“Hiç ses yok” dedi fısıldayarak. Sonra saati sordu Zaim’e ama cevabını alamadı çünkü durmuştu Zaim’in saati. Caddenin çıkışına doğru yürümeye devam ettiler.
Caddenin başına geldiklerine sessizlik sürüyordu. Hissettikleri yalnızlık  Zaim ve Arif’in içini eziyordu. Bu öyle bir yalnızlıktı ki, sanki hiçbir zaman onları seven ve koruyan birileri olmamıştı ve olmayacaktı. Kavşağa ulaşınca durdular. Hafif bir sis etraflarını sarmaya başlamıştı. Zaim,
“Sanki geçen her saniye etraf biraz daha bulanıklaşıyor” dedi. Arif,
“Sis yüzünden” diye cevap verdi. “Ama biraz garip değil mi? Her an koyulaşıyor gibi”. Zaim,
“Ben daha önce buna benzer bir şey görmüştüm…”dedi sanki devam edecek gibiydi konuşmasına ama sonra durdu. Gerçekten de sis koyulaşıyordu. Zaim gözlerini hemen önlerinde uzanan tren yoluna dikti. Raylar metre metre sisin altında kayboluyordu. Kalp atışları tekrar hızlanmaya başladı. Birkaç kalp atımı sonra tren yolu görünmez olmuştu.
Zaim’in eli cebindeki telefona doğru gitti kendi kendine. Arif, Zaim’e baktı ve
“Her şey görünmez oldu” dedi. Sonra gözleri Zaim’in eline takıldı, “Telefon çalacak” diye tahmin etti.

Telefon çaldı.

Telefon çaldı. Sessizlik oldu. Telefon daha yüksek bir sesle çaldı. Sessizlik daha derindi. Telefon daha da yüksek çaldı. Zaim zil sesi kesilmeden telefonun yes tuşuna bastı. Aleti yavaşça kulağına götürüp, bekledi.
“Hans ve Gretel’in hikayesini biliyorsunuzdur eminim” dedi ses, “ İkinizde masalları seversiniz. Belki de birazda bu yüzden şimdi buradasınız. Sizin Hans ve Gretel’den bir farkınız var ama onların ekmek kırıntıları vardı. Sizinse hiçbir şeyiniz yok. Onlar yollarını kaybetmemeyi umuyorlardı. Sizin bir yolunuz yok. O yüzden sakince beni dinleyin. Paniğe kapılırsanız ya da korkarsanız benim hiçbir işime yaramazsınız.” Zaim Ses’in daha insaflı olduğunu hissetti ama derin derin nefes almaktan kendini alıkoyamayarak hiçbir şey söyleyemedi. Ses sohbet etmeye devam etti,
“Çocuklar bu sis sizce de bir garip değil mi? Sanki doğal değil ve tabi bir de sessizlik var. Siz Çarşıyı hiç bu kadar boş görmüş müydünüz?” Ses bir süre cevap almak için bekledi ama Zaim, daha da dehşete kapılmasına sebep olan bir şey fark etmişti. Ses konuşurken ikisine de hitap ediyordu ve kendisinin telefondan duyduğu sesi, her nasılsa Arif de duyuyordu. Zaim, bunu, Arif’in yüzüne yansıyan korkudan rahatlıkla anlayabiliyordu. Ses fırtına öncesi bir sakinliği barındıran tonuyla devam etti konuşmaya,
“Yalnız kaldığınızı hissediyorsunuz değil mi? Ama yine de şanslısınız. En azından birbirinize sahipsiniz. Peki ya sis daha da koyulaşsa ne yaparsınız? El ele mi tutuşursunuz? Ama bilin ki sonunda siz iki minik çocuk birbirinizi de kaybedersiniz. Bu çok daha korkunç olmaz mı? Hiç kimsenin olmadığı bir yerde tamamen yapayalnız olmak, hatta hiçbir yerde olmamak. Beyaz bir körlüğün içinde zamansız ve mekansız kalmak…” Arif sesin ne kadar da eğlendiğini düşünürken, Ses devam etti,
“İstemezsiniz değil mi bunları yaşamayı. Cevap verin bana çocuklar!!” Arif ve Zaim başlarını sallayabildiler sadece. Ses,
“Güzel ben de öyle tahmin etmiştim zaten” dedi dehşetli sakinliğinin son kırıntılarıyla ve “ o zaman KONUŞUN!!!” diye bağırdı büyük harflerle. Kulaklarında patlayan ses, yarattığı rüzgarın şiddeti ile düşüncelerini ezerken, yüreklerinin sancı içersinde çırpınmasına sebep oldu. Zaim telefonu elinden düşürdü ama zaten Ses artık telefondan ya da kafalarının içinden değil her yerden geliyor, her şeyin üstünü kaplıyordu.
“APTAL GİBİ DAVRANMAYI BIRAKIN” diye emretti “SİZ GERİZEKALILAR DEDİKLERİMİ HARFİYEN YERİNE GETİRECEK VE HATA YAPMAYACAKSINIZ. YOKSA BEYİNLERİNİZİ KULAKLARINIZDAN AKITIRIM.” Zaim ve Arif aynı anda kafataslarının boş olmasının nasıl bir şey olabileceğini düşündüler. Ses sustu, onları ezip geçen rüzgâr yok oldu. Arif yavaşça ellerini kulaklarından çekti. Bir an sonra Zaim’de aynısını yaptı. Ses tekrar ilk baştaki tonuna dönerek,
“Telefonu yerden al Zaim. Beni bağırtmak istemezsin daha FAZLA” dedi. Zaim kendinden isteneni hemen yerine getirdi. Telefonu kulağına götürmeden birkaç derin nefes aldı. Artık kendini daha sakin hissediyordu. Korkmanın ötesinde bir yerlerdeydi.
“Ne yapmamızı istiyorsun” dedi hala canının yandığını hissederek. Ses,
“Dediğim gibi kaymakamlığa gideceksiniz. Orada ne yapmanız gerektiği size söylenecek. Unutmayın, kimse size yardım edemez. Burası sizin bildiğiniz yer değil. Burası benim dünyam ve siz benim gücümü BİLİYORSUNUZ. Burada kimse sizi tanımıyor ve siz de kimseyi tanımıyorsunuz!”.
“Anladım” diye cevap verdi Zaim , “Ne diyorsan, onu yapacağız.”
“Zaten en başından beri öyleydi. Şimdi seninle biraz yalnız konuşacağız Zaim.” dedi Ses. Ses bu sefer, sadece telefondan konuşmaya başladığında Arif, artık hiçbir şey duymadığını işaret etti Zaim’e. Zaim dinlemeye devam etti,
“Arif, sen telefonu kapattığında, evlerine gitmeyi teklif edecek sana. Annesinin size yardım edebileceğini söyleyecek. Gidin. Böylece senin anladığını, Arif’te anlayacak. Buradan ancak ben çıkın dersem, çıkabilirsiniz.” Telefon kapandı. Bu konuşma hem Zaim’in, hem de Arif’in yaşayacakları ömrü kısaltmıştı.
Zaim telefonu kulağından çekmeden birkaç saniye daha bekledi. Ses’in gittiğinden emin olunca, telefonu cebine yerleştirip, çevresini incelemekte olan Arif’e döndü. Arif,
“Sis incelmeye başladı” diye haber verdi. Gerçekten tren yolu tekrar görülebilir olmuştu. Arif, o duymuyorken Ses’in, Zaim’e neler anlattığını sormamıştı. Zaim “Düşünüyor” diye içinden geçirdi. Sis oluştuğu hızla dağılırken, ikisi de yavaş yavaş kendilerine yaklaşan tanıdık sesler yüzünden bir kez daha şaşırdılar. Uyanan bir şehre ait sesler etraflarını sardı. Uzaktan gelen araba kornalarına, insan sesleri eklenmeye başladı. Sisi yararak önlerinden geçen tren, Arif ve Zaim’in ödlerini patlattı. Tren az ilerdeki istasyonda durduğunda, Arif ve Zaim kendilerini yağmurlu bir sonbahar sabahında buldular. Çevreleri bir anda, nereye kaybolmuşlardıysa oradan geri gelen, sabah telaşındaki insanlar ile kaplandı. Onları hiç umursamadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi, günlük işlerinin peşinde olan “normal” insanlar… Arif, Zaim’in omzuna vurarak,
“Abi, hadi bize gidiyoruz” dedi “Annem ne yapacağımızı bilir.” Zaim, arkadaşın yüzündeki güveni görünce, telefonda konuştuklarından bahsetmek istemedi. Nasıl olsa bir şey değişmeyecekti. Sadece “Tamam” demekle yetindi. O aslında şu an başka bir şeyi merak ediyordu. Gece nereye gitmişti…
Arif’in evine doğru yaptıkları kısa yürüş sırasında neredeyse hiç konuşmadılar. Yaşananların ağırlığı, Onları düşüncelere boğmuştu. Hayatlarının önemli bir kısmını fantezi kitapları okuyup, onlar hakkında tartışarak geçiren bu iki genç adam, şimdi kendilerini hayal güçlerinin ötesinde bir yerde bulmuşlardı ve kendilerini, tıpkı “Bulduğum ilk vampire kendimi ısırttıracağım” diyen ama ilk vampirini bulduğunda korkudan düşüp bayılan ve akşam yemeği olan film kahramanları gibi hissediyorlardı. Kan içinde değillerdi belki ve yerde, ölü, uzanmıyorlardı, lakin içlerinden, bir şekilde, dünya değiştirdiklerini biliyorlardı. Arif bu yüzden, Sesin emirlerine rağmen evine gitmek istemişti. Umudu kendine ait bir yer bulabilmekti. Zaim bulamayacaklarını hissediyordu. Ama şu kesindi ki, her ikisi de vampirlerle dolu bir yuvaya düşmüş olmayı tercih ederdi.
Arif’in evinin önüne geldiklerinde her şey dün gece, ya da hangi gece ise o gece, bıraktıkları gibiydi.
“Annem meraktan çıldırmış olmalı” diye sesli düşündü. Zaim başıyla arkadaşını onayladı. Arif cebinden anahtarı çıkartarak, apartmanın kapısının kilidine yerleştirdi. Ama anahtar kilidin içinde dönmemişti. Zaim bir şey söylemeden bekledi. Arif kendi kendine söverek kapıyla uğraşma devam ederken, apartmanın otomatı yandı. Zaim,
“Birisi geliyor” diyerek arkadaşını durdurdu. Gerçektende birkaç saniye sonra merdivenlerden inen bir kadın göründü. Kadın, Zaim’in de daha önce gördü, Ariflerin üst komşusuydu. Arif gülümseyerek,
“Sevim abla” dedi ve anahtarı kilitten çıkartarak beklemeye başladı. Kadın apartman kapısının arkasından Arif ve Zaim’i süzerek yaklaştı ve yavaşça kapıyı açtı. Arif gülümsemeyi sürdürerek,
“Günaydın” dedi. Kadın dışarıya çıktı. Zaim kadının bakışlarında ki yabancılığı fark etmişti. Arif’in yanından sıyrılarak kapının kapanmasına izin vermeden, onu tuttu. Kadın, Arif’in konuşma çabasını karşılıksız bırakarak hızla uzaklaşırken, Arif yüzünde şaşkın bir ifade ile kalakaldı.
“Abi beni tanımadı sanki” dedi. Zaim Ses’in söyledikleri, Arif’e aktarmayı tekrar düşündü ama bunu yapmayı istemiyordu.
“Hadi Arif. Yukarı çıkalım” dedi sadece.

Yazı kategorisi: Kör Bayağ | » yorum bırak;