her sabah pazartesi sendromu…
her sabah (bizim) cumartesi isteği(miz)…
Yazan: tembellikruyasi Kasım 15, 2006
her sabah pazartesi sendromu…
her sabah (bizim) cumartesi isteği(miz)…
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »
Yazan: tembellikruyasi Kasım 9, 2006
Hayatının kadınını bekleyen her genç erkek ne hissederse O’da tam olarak aynı şeyleri hissediyordu. Çevresini saran sis sadece duygularını daha da derinleştiren bir atmosfer sağlıyordu. Mavi güllerden oluşan bir demet çocuğun arkasına saklanmıştı.
Kapıdaki güvenlik görevlisi, çocuğa söylediği gibi, O’nu televizyon binasına sokmamıştı. Onun yerine binanın arkasında, karanlık ve dar bir sokağa açılan bir kapının önüne getirmişti. Adam, televizyonda çalışan ünlülerin bu kapıyı kullandıklarını söylemişti. Etrafta çöp konteynırlarından yayılan döküntüler vardı. Güvenlik görevlisi yapabileceğinin en iyisinin bu olduğunu söyledikten sonra çekip gitmişti. Çocuğun da yapabileceği bir şey yoktu. Bir litrelik J&B çoktan el değiştirmişti. Karanlıktan ve kokudan mümkün olduğunca uzakta durarak, sevdiği, o muhteşem kadının nasıl olup da bu pis sokakta yürüyebildiğine şaşırarak beklemeye devam etti. Kazıklandığını, kandırıldığını ve hayal kırıklığı yaşayacağını düşünse de, elindeki mavi güller ile her şey çok güzel ihtimallere gebeydi.
Sessiz bekleyişi, ne kadar zamandır arkasında olduğunu bilmediği o evsiz serserinin cüzdanını isteyen kumlu, sarhoş sesini duymasıyla bozuldu. Çocuk arkasını döndüğünde korkmak için bir sebep olmadığı gördü. Adam güçsüz ve zayıftı. Silahı ya da bıçağı yoktu. Onunla rahatlıkla başa çıkabilirdi. Serseriye defolup gitmesini söyledi. Adamın ayakta durmakta zorlanan hali ve korkak bakışları çocuğa daha da cesaret verdi. Az sonra sevdiği kadınla buluşacaktı ve bu serserinin bu muhteşem olayı bozmasına izin veremezdi. Bu sarhoştan daha güçlüydü!! Ona tekrar gitmesini söyledi. Adam kıpırdamayınca, ona küfür etti. Serseri karşısında boş bakan gözlerle durmaya devam edince artık buna katlanamadı. Karnına tekme attı. Serseri çöplerin arasına yuvarlandı ve sürünerek konteynırın arkasına doğru kaçmaya çalıştı. Çocuk, bir anda adamın yanına giderek tekrar vurdu. Serseri hareketsiz, yığılıp kaldı. Çocuk tehlikeyle başa çıkmış olmaktan memnun, adrenalinin verdiği hoş sarhoşlukla arkasını dönüp binanın kapısına doğru yürüdü. Otuz saniye sonra sessizliğin içinden, intikam için gelen ve sırtına giren paslı bıçak, ilk darbe ile içindeki heyecan bulutuyla birlikte sağ akciğerini de parçaladı. İkinci darbe birincisinin biraz altından girdi, nefesi öyle hızlı boşaldı ki çığlık atamadı. Serseri onu az önce içinden çıktığı çöplerin arasına çekti. Bıçak tekrar, amaçsızca, saplanıp, çocuğun içini oydu. Serseri onu sırtüstü yere devirdi, üzerine çöktü. Ceplerini karıştıran elleri belli belirsiz hissederken, birisi ışıkları yavaş yavaş kısmaya başladı.
Adam paslı bıçağını çocuğun gözlerinin önüne tuttu. Çocuk kendi kanının nasıl olup da böyle ışıldadığını anlamaktan acizdi. Sonra kalbi durdu… Tabi ki film yoktu, ışık yoktu…
Çocuk öldükten ve serseri, ganimetleri ile kaçtıktan sadece birkaç dakika sonra, lanet olası televizyon binasının arka kapısına lüks bir araba yanaştı. Sürücü koltuğunda oturan güzel kadın bir sigara yaktı. Gözlerini kapatıp beklemeye başladı. Bir dakika daha geçti. Binanın kapısı açıldı, çıkan sunucu kadındı. Hızla arabaya bindi. Sürücüyle göz göze geldiler. Ateşli bir biçimde öpüşmeye başladıklarında araba hareket etmişti bile.
O gece kimse çocuğun kanının üzerine serpilmiş mavi güllerin oluşturduğu ironiler ile bezeli gotik kompozisyonu görmedi…
+++++++++++++++++
Bu hikaye İzmir’in en büyük basçısı dostum Aykut’a ait bir kısa film senaryosundan uyarlanmıştır… Sağolsun
Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;