benden bile bağımsız öyküler

bu blog bağımsız öykülerin uyumadığı yerdir

Haziran, 2006 için Arşiv

Turuncu – Kurtuluş (3. bölüm)

Yazan: tembellikruyasi Haziran 12, 2006

Annesinin sesi Turuncu’yu etkisi altına düştüğü büyüden kurtardı. Onu havada tutan renk, yoğunluğunu yitirdi. Yere düştü. Kalkmaya cesaret edemeden annesinin sesinin geldiği yere doğru süründü. Biraz ilerledikten sonra O’nu görebildi. Kadın, mutfakta, bir şarkı mırıldanarak, pasta dilimliyordu. Turuncu bir an fincanlarda dumanı tüten çayın kokusunu aldı. Fakat tam o sırada hastalıklı ışık tekrar çevresini sarmaya başladı. Barkın’ın tekrar eden sesini duydu. “Burası benim dünyam!!”. Turuncu, nefesi kesilirken, tüm gücüyle görüş alanından silinmeye başlayan annesinin mırıldandığı şarkıya konsantre olmaya çalıştı. Bu rüyanın içinde gerçek olan tek şey oydu. Sürünmeye devam etti, az önce mutfaklarını gördüğü yöne doğru. Ama sırtına binen ağırlık her geçen saniye biraz daha artıyordu. Barkın’ın emreden sesini duydu. “Sen benimsin, buraya dön”. Adrenalin bütün damarlarını doldurdu. O kimsenin değildi! Bütün gücüyle kendini artık neredeyse görüntüden silinmiş olan  mutfağa doğru fırlattı.

Her şeyi ince bir sis perdesinin altından görse de renkler normale dönmüş gibiydi şimdi. Ayağa kalktı. Annesi hazırladığı tepsiyi işaret ediyordu. “Her işi benim yapmamı bekleme” dedi “Her işi yapan ben olursam, sen nasıl yalnız yaşayabilirsin ki?” Turuncu annesinin işaret ettiği yöne doğru baktı. Tepsinin üzerinde, pastaların yanında, bir cep saati duruyordu. Annesi tekrar konuştu. “Bir arkadaşın getirdi bu saati. Sen, ona hediye etmişsin ama bozulmuş. Turuncu’ya lazım olur belki bu saate dedi bana. Bence çok ayıp. İnsan hediye edilen şeyi böyle geri getirir mi? Sizlerin işlerine akıl ermiyor artık zaten.”  Turuncu saati alıp, kapağını açtı. Saatin akrebi yoktu. Saatin kapağının içinde bir şeyler yazdığını gördü. Yazanı okudu. Annesine dönüp, “Ben bu saati atayım o zaman” diye mırıldandı. Annesinin “Nasıl biliyorsan öyle yap kızım” dediğini duyar gibi oldu. Sonra her şey silindi. Her şeyin yerini yine o morumsu garip ışık kapladı ama ışık artık O’nu tutamıyordu. Turuncu bakışlarını kaldırıp, Barkın’la yüzleşti.  Harfler yüzünde eskisi kadar hızlı hareket etmiyorlardı. Turuncu “Çizimlerin rezalet” dedi. Elindeki saati bütün gücüyle, Barkın’ın yüzünün parladığı duvara savurdu. Turkuaz bir şimşek çaktı.

Turuncu uyandı. Kim demiş rüyalar kısa sürer diye. Sabah olmuştu bile.

*el Mavi oturum açtı*

Turuncu: Günaydın : )

el Mavi: Günaydın:)) 

Turuncu: Naber?

el Mavi: iyidir de garip bir şey olmuş dün gece!

Turuncu: Sana da mı?? Ben de çok tuhaf bir rüya gördüm! Sana noldu?

el Mavi: Bana hediye ettiğin saat vardı ya! Gece nasıl olduysa yere düşmüş. camı parçalanmış! akrebi falan dağılmış. Sanki biri duvara vurmuş gibi saati :(

Turuncu: :)

Turuncu: Önemli değil tamir ettiririz..

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

Yer altındaki çocuklar b.2

Yazan: tembellikruyasi Haziran 12, 2006

Birkaç kere daha duydum onları. Hep aynı yerde oynuyorlardı, izledim ben de. Bir anda yok oluşlarının sırrını çözmeye çalıştım ve tabii daha önemlisi burada ne aradıklarının. Yüzlerce yıllık hayatımda, bir çok gizemin içinde yürümeme rağmen ki zaten ben bizzat bir gizemim sizin için, merakıma engel olmadım. Kimdi bu çocuklar, nereden geliyorlardı? Onların insan olduğuna emindim. Çünkü aralarında en küçük olan kız çocuğu, aslında pek cadı bir şeydi, oynarken düşmüştü ve dizi kanamıştı. Dün gibi hatırlıyorum, çok fena ağlamıştı. Susturmaya çalışmışlar ama başaramamışlardı. Bu sefer büyük kız ağlamaya başlamıştı. Mikropların küçük kızı ele geçireceğinden bahsediyordu. O ağlayınca küçük oğlanda basmıştı yaygarayı. 50 yıldır o kadar eğlenmemiştim. Onları izlemek tekrar varlığımı hissetmeme sebep olmuştu.

Onlarla konuşmaya karar verdim. Korkutmadan yaklaşmak için bile bir plan yaptım. Ama yine de beni ilk gördüklerinden biraz telaşa kapıldılar. Sonra büyük oğlan dedi ki “Sakin olun, O sadece oyunun bir parçası”. Sonra büyük kıza dönerek “Onu sen mi getirdin?” dedi. Çok iyi hatırlıyorum. Kız bana öyle bir baktı ki kendimi esir pazarındaki bir esir gibi hissettim. Neredeyse dişlerimi göstermemi isteyecek diye düşündüm. Sonra çenesini gururla kaldırdı ve net biçimde “Hayır!” dedi. Küçük oğlan “Nereden çıktı peki bu?” diye söylendi. Sonra küçük kız yanıma geldi ve bacağımı dişledi.

Ben de çok memnun olmuştum.

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »

Kör Bayağ b.2

Yazan: tembellikruyasi Haziran 7, 2006

Daha apartmandan çıkarlarken, sanki aylardır görüşmemişlercesine gülmeye başlamışlardı bile, çünkü beraber vakit geçirmek onlar için katran kuyusundan az önce çıkmış ve az sonra  tüylere bulanacak bir sübyancı görmek kadar keyif veren bir durumdu(?!). Bir “durum”du çünkü onların beraber geçirdikleri, hiçbir zaman “zaman” değil, hep bir “durum” olmuştu.  (Zaim ve Arif’in daha tanıştıkları ilk an bile bir durum olmuştu. Ama maalesef az sonra anlatacaklarımız o tanışma anı kadar komik olmadığından, yaşanacak olayların ciddiyeti hatırına şunu söylemeliyiz ki, tanışma başka bir yerde anlatılmalıdır.)

O akşam her zamanki gibi Zaim ve Arif  beraber takılıp, bir şeyler içip, belki sinemaya gidip, biraz da geyik yapacaklar ve sonra evlerine döneceklerdi. Ve de öyle yaptılar. Yani bu planın bir şeyler içme ve sinemaya gitme kısmını yapmışlardı ki biz işte tam o noktada olaya dahil oluyoruz.

Gittikleri sinema salonu, onlar için her zaman en güzel filmlerin, keyifle izlendiği bir yer olmuştu. Çünkü evlerine çok yakın olan bu sinema sıkıldıkları anlarda onlar için bir çeşit kaçış mekanıydı. O akşam kişisel tarihlerinde önemli bir yer edinecek başka bir filmi izlemişlerdi. Bir rahip ve ailesini kaçıran iki sapık kardeşin, Meksika sınırındaki bir barda vampirlerle karşılaşmaları üzerine bir filmdi bu. Filmdeki kardeşlerin hiç bozulmayan cool tavırları, özellikle bir benzinlikten sakince çıkarlarken, arkalarında o benzinliğin havaya uçması  ve onları aldırmadan absürd muhabbetlerine devam etmeleri, çok hoşlarına gitmişti.

Ve şimdi sinemanın yan sokağından yavaş yavaş, sahilde biraz daha takılmak için ilerliyorlardı.

  “Öff be abicim” dedi Zaim, “ulan nerden çıktı o vampirler, ne güzel yok adam kaçırdılar, yok polis peşlerinde derken zart diye çıktılar” 

  “Ah be abi, ne güzel oldu di mi şaşırdık, öyle mal gibi kalakaldık. İşte film dediğin böyle olacak, mıhlanıp kalacaksın.” Diye karşılık verdi Arif zevkle.           

    “ Eh öyle tabi. Ama garip durumlar yaratma konusunda hakkaten bu yönetmen bayağ iyi. Bayağ iyi.”

“Tabi abi adamın olayı o. Gariplikler yaratacak ki bizim gibi gençler konuşsun bol bol… Aman Yarabbi bu koku da ne?!!!!” 

Koku karşısında Zaim her zamanki tepkisini verdiğinde kokunun güzelliği gerçek anlamıyla karşılarındaydı: “Rahia!!!!”

Koku aniden her yanlarını sardı. Onları adeta içine aldı. Zaim ve Arif bu güzel kokunun kaynağını bulmak için arkalarına döndüler ama yanlarından süratle geçip ilerleyen birinin siluetini görebildiler sadece. Esmer, çok güzel saçları olan bir kız, muhteşem parfüm kokusunu bir rodeocunun kementi gibi, topuklu ayakkabılarından çıkan sesi de insanın tüm dengesini  allak bullak eden bir delme makinesi gibi kullanarak yürüyordu.  Kız uzaklaşırken yürümekte oldukları yarı karanlık sokağa, yarı karanlık hissini vermekte olan doğru dürüst ışık veremeyen dandik sokak lambası bile bir an tamamen yanmak ve bu güzelliği görmek istedi. (Herhalde bunu başarabilseydi bir sonraki hareketi tamamen sönmek ya da emekliliğini bir deniz feneri olarak geçirmek olacaktı…)

“ Galiba” dedi Zaim huşu içinde “ben yere düşeceğim”.

 “Ah yaa!” diye karşılık verdi Arif o da huşunun farklı bir boyutundaydı. “Neler var şu alemde… bi biçimde tanışsak yanına gitsek ‘pardon güsel baaaayen sizinnen şe ettirsedik’ desek sonra sen beni üstüne doğru itsen ben de   ‘vallahi ben bişey bilmiyorum ben yeni geldim diyarbokkkırdan’ desem”

“Ya da kız birden yere düşse şu yanıp sönen lambanın altına!!!”. Zaim’in bu sözleri birden bizimkileri oldukları yere mıhladı. Sanki böyle bir şey olmuş da bunun şokunu yaşıyorlarmış gibi kalakaldılar.  Artık kadının ayakkabısının topuklarında çıkan ve sokakta yankılanan ses bir anda uzak bir hayal olmuştu ikisi için de. Ve Arif uzaklara dalmışçasına konuşarak, Zaim’in düşüncesini devam ettirdi: “ Ve aniden telefonu çalsa cebinde, bomboş sokakta çınlasa o ses.”

Birden bir kahkaha attılar. Düşüncelerinden bir anda kurtulmuşlar, öyle bir durumda yaşanabilecek ve yaşanamayacak her şeyi ışık hızıyla akıllarından geçirip, belki de kendi içlerinde yaşayıp, geri gelmişlerdi. “Amma iş olur di mi, akşam akşam!!”.  “Hakkaten lan” dedi Zaim. “ Al başına belayı.”

Ve birden  zarif bir ses duydular, sanki bir sürü ipek kumaş birbirinin üzerine düşmüş gibi (Zaim hafif bir cam kırılma sesi duyduğunu da yemin edebilirdi). İkisi de aynı anda sesin geldiği yöne baktılar. Kız tam lambanın altında yere yığılmıştı. Bizimkiler bir kez daha oldukları yerde kalakaldılar ama bu kez pek de hayal kuruyor gibi bir duruş değildi. Bu daha çok ‘evet, az sonra bir İtalyan ressamın gizli sırlarını ifşa edeceğiz’ yada ‘kızın parmağındaki yüzük acaba tek yüzük mü?’ gibi bir duruştu. Yani pek ‘evlilik aşkı öldürür mü az sonra onu öğreneceğiz’ duruşu değildi.  Öyle ya da böyle korku dolu bir duruş. Ki o anda olan başka bir şey, en az kızın ani düşüşü kadar korkutucu oldu; Cep telefonu çalmaya başladı! Bizimkiler tam birbirlerine dönmüş ‘Noluyo abicim’ diye bakacaklarken daha da korkmalarına sebep olan başka bir şey oldu. Sokak lambası incecik bir cızlamanın ardından tamamen söndü.

Artık karanlık sokakta Zaim, Arif, yerde baygın ya da ölü halde yatmakta olan güzel kız ve durmadan çalan telefondan başka bir şey yoktu. En azından görünürde yoktu….

Yazı kategorisi: Kör Bayağ | 2 Yorum »

Kör Bayağ b.1

Yazan: tembellikruyasi Haziran 6, 2006

“Her şey 3 yıl önce başladı. Oradaydık, sonra yine orada olduk, hiç buraya gelemedik. Evimize hiç dönemedik” dedi genç olduğu gözlerinden anlaşılamayan Zaim. Arif başıyla onayladı onu ve “Böyle bir geceydi” dedi. Pikaba eski bir Yunan şarkısı koydu Zaim. “Bunun yeni bir versiyonu yapmışlar biliyor musun” dedi. Arif “Bilmesem de olur” diye yanıtladı. Zaim bu yanıtı bekliyordu. Pencereye doğru yürüdü. Dolunay yükselmişti. Koskocamandı. Arif “Dolunay var bu gece” dedi. Dışarı bakma gereği duymamıştı. Elindeki kitabın bir paragrafını yüksek sesle okudu; “Geyiklerin soğuk bir yanılsama içine düştükleri zamanlarda (ki genelde o esnada gaz çıkarmakla meşgul olurlarmış) birbirlerine bakarak  geviş getirmeleri, uzaktan bakanları şaşkına çevirir ve de konuştukları hissine kapılmalarına sebep olurmuş. Ve insanlar düşünürmüş, geyikler hangi konuda muhabbet ederler ki acaba?”.  Zaim “Bir yerler de bizi tanıyan birileri olmalı…” dedi. Gözlerini dolunaya kitledi. Aşağı yukarı 3 yıl önce Arif de, Zaim’i beklerken aynı şeyi yapmıştı. 

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Kör Bayağ | » yorum bırak;