benden bile bağımsız öyküler

bu blog bağımsız öykülerin uyumadığı yerdir

Mayıs, 2006 için Arşiv

bir korku hikayesinin fragmanı

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 30, 2006

(aşağıdaki metinde karşılaşabileceğiniz yanlış yazımlar ve dil bilgisi hataları gerçeğe sadık kalmak için korunmuştur. Evet, doğrudur, aşağıdaki yaşanmış bir dialogtur:) ve lütfen bunu okumadan önce Turuncu – Başlangıç ve Turuncu – Kabusu okuyun, daha çok anlam kazanacaktır ki aşağıdaki msn dialogu da Turuncu – Kurtuluşun fragmanı sayılır!!) 

Mor:Hikaye devam adicek tabi
Mor:di mi……
Mor:?
el Mavi:evet
el Mavi:turuncu – kurtuluş, son bölüm olacak
Mor: güzel…
Mor: ama nasıl bi kurtuluş
Mor: kurtuluş mu yaoksa
Mor: hileli isim m?i
el Mavi:yok kurtuluş, hatta hitchcockluk yapıcam biraz ucundan
Mor: hımmmmm
el Mavi: gerçekte kurtulmamış mı turuncu sonuç olarak
Mor: neyden
Mor: Turuncu mu kimden ulan!!
el Mavi: elemanla bi daha görüşmemiş ya
Mor: hangi eleman laannnn
Mor: Gerçekten rahatsız mı etmişler kızı
Mor: ………
el Mavi: olum kız anlattı ya!!!
Mor: ne zaman anlattı
el Mavi: bi cocuk gelmiş ona yazılarını göstermiş sona rüyasına girmiş!
Mor: ne zaman anlattı abii??
el Mavi: kıbrıs şehitlerde otururken!
Mor:Nerde?? ne zaman??
el Mavi: Dalamalık yapma lan püff!!
Mor: abi ne zaman oturduk biz kıbrıs şehitlerindeee!!!??
el Mavi: Morcum deliliğin sınırında geziyorum akıl sağlığımla oynama benim…
el Mavi: aloooo
Mor: alooo saçmalama bak .ıçarım aaaazına!!
Mor: kafa mı buluyosun lan benle
Mor: ne zaman oldu bunlar oluuuum, nerde oturduk??
el Mavi: Bayma lan dalga mı geçiyosun, adam mı seçiyosun!!!
Mor:??
el Mavi: Offf tez savunmasına geldiğimde
Mor: tamam geldin
Mor: sen ben kırmızı çıktık, bostanlı tömbekide oturduk abii! Yapma gözünü seveyim beni aklımdan şüphe ettireceksin!!
el Mavi: 10. katta çalışıyorum ben Mor bişey ifade eder mi sana, akıl sağlığım yerinde değil diyorum gelme üstüme
Mor: sakin ol o zaman
Mor: El maaaaaaaaaaviiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!!!!!!!!!!!!!!!!l
el Mavi: söle
Mor: biz 3müz çıktık
Mor: sen
Mor: ben
Mor: kırmızı.
el Mavi: Mor hiç evrenin etrafında dağıldığını hissettin mi?
Mor: evet biçok kez. Sakin ol şimdi
Mor: şimdi anlat bakalım hangi günmüş o?
Mor:siz bensiz mi çıktınız lan Turuncuyla haaa çakallar siziiii!!! :) )
Mor: El Maviiii orada mısın neredesin?? Anlatsana oğlum şu işin aslını bana?!?!
el Mavi: Anlatamam! sanırım artık gitmeliyim..
Mor: Olum yazsana bişeyler! Neden anlatamazsın, nereye gidiyorsun??
El Mavi: çünkü evren dağılıyor etrafımda ve ben hiçbir şey hatırlayamıyorum
el Mavi: şimdi çıkmam gerek, uzağa gidecemm
Mor: dur lan!!
el Mavi: kafamı
el Mavi: toplamalıyım!!
Mor:şaka yapıyorum
Mor: saçmalama
el Mavi:Belki de toplamamalıyım, buradan atlasam ne olur ki… belki gerçekten uzaklaşmalıyım
el Mavi: güle güle mor
Mor:dur saçmalama arayacam seni şaka yaptım duuuuuuuuuuurrrrrrrrrrrrrrrrrr!!!

–el Mavi çevrimdışı olduğundan iletiniz ulaşmamış olabilir–

Mor, “aha .ıçtım şimdi!!”

el Mavi, “ehe ehe”

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »

Turuncu – Kabus (2. bölüm)

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 30, 2006

Hava karardığından beri huzursuzdu Turuncu. Üzerine çöken garip ağırlık, onu daha önce hiç olmadığı biçimde uyumaya zorluyordu. Bir haftadır beklediği diziyi izleme çabaları da sonuç vermemişti. Klasik tabiriyle, göz kapaklarına ağırlık bağlamışlardı sanki. Kalktı, dişlerini bile fırçalamadan odasına gitti. Işığı söndürdü. Yalnız yaşamaya başladığından beri uyurken kapısını kapalı tutmayı bir alışkanlık haline getirmişti ama bu gece kapısını kapatınca kendini çok yalnız hissetti. Yatağına girdi, yorganını kafasına çekti. Gözlerini kapadı. Kendi yarattığı karanlıkla, neden kötü hissettiğini anlayamadığı bu gecenin sebep olduğu karanlığını örtmeye çalıştı. Ama başaramadı. Bu gece gerçekten siyahtı. Fark etmeden uykuya daldı…

Annesinin sesine uyandı, ona sesleniyor, kalkmasını söylüyordu. Arkadaşları gelmişti. Yatağında doğruldu. Turuncu’nun çocukken yaşadıkları evdeydi. Bunu biraz garipsedi ama üzerinden çok durmadı. Sonuçta bu bir rüya olmalıydı. Arkadaşlarını karşılamak için aceleyle hole çıktı. Üç dört arkadaşı kapıdaydı. Onlara “Hoş geldiniz” dedi, salona geçmelerini ve rahatlarına bakmalarını söyledi. Açık kalan sokak kapısını fark etti ve kapıyı kapatmak için geriye döndü. Ama arkadaşlarından biri onu durdu ve “Daha Barkın gelecek, açık kalsın, biliyorsun, O onur konu” dedi. Hayır, bilmiyordu ama sadece gülümsedi ve denileni yaptı. Arkadaşları salona geçmiş ve oturmuşlardı. Onlara katılmak için Turuncu’da yanlarına doğru yürüdü. Ama salon giremedi. Görünmez bir engel onu durdurmuştu. Arkadaşlarından bir kız “Barkını karşılamak için beklemelisin Turuncu” dedi ve devam etti “Sana biraz kırılmış zaten, Onu daha fazla kızdırmak istemezsin değil mi?”. Bu çok saçmaydı işte, o garip adamın ne hissettiği hiç umurunda değildi. Hem bu çocuklara ne oluyordu? Hepsi Barkın hayranına dönüşmüştü. Turuncu nasıl bir yerde, nasıl bir gerçeklikte olduğunu anlamaya çalışarak holde donup kaldı. Sonra daha garip bir şey oldu. Salon büyüme başladı. Turuncu kapıda durmuş, arkadaşlarına doğru bakarken, mekan derinleşmeye başladı, uzaklaştı. Arkadaşları ona el salladılar ve gözden yitip gittiler. Etrafına bakabildiğinde her yönde sonsuza uzanan, karanlık yolların kesiştiği bir noktada yapayalnız kaldığını gördü. Sonra gölgesinin bu yolların her birine doğru uzamasına sebep olan, mordan yeşile dönen sağlıksız ışığı fark etti ve beklenen konuğunun derinden gelen sesini duydu, “Sana kısa bir süre sonra görüşeceğimizi söylemiştim” dedi Barkın “Şimdi, bana bak, arkanı dön” diye emretti. Turuncu bunu yapmak istemiyordu. Kendi tamamen çaresiz, kapana kısılmış hissetti. Ona seslenen emredici sesi tekrar duydu. “Bana bak ve sanatın ne demek olduğunu öğren!” Sesindeki irade karşı konulmazdı, Turuncu yine de direndi. Fakat Turuncu bütün bedeninin, daha bakmadan, kaynağının Barkın’ın gözleri olduğunu bildiği o ışıkla sarıldığını fark etti. Turuncu nefes alamıyordu. Işık çevresinde yoğunlaşarak, onu tamamen içine aldı. Ayaklarını yerden kesti ve Barkın ile yüzleşmesi için Turuncu’yu çevirdi. Karşısındaki geniş duvarın tamamı, beyaz perdeymiş gibi Barkın’ın yüzünü yansıtıyordu. Turuncu’nun daha önce Barkın’ın yazısında gördüğü harfler, onun şeffaf teninin üzerinden akıyordu. Yüzünün her yanından yükselen harfler, ışık saçan gözlerinde kesişiyor ve alnında kelimelere, cümlelere dönüşüyordu. Turuncu hala nefes alamıyordu. “Bu senin alın yazın” diye ilan etti Barkın “Benim yazımın bir parçası olacaksın ve görevlerimizi sende öğreneceksin. Ben seni uyarmak için geldim ama sen beni kendi dünyanda istemedin. Burası benim dünyam. Burada yaşamanda, ölmende benim arzularıma bağlı.” Turuncu derin bir nefes alabildi, tam boğulmak üzereyken ve o anda dehşetle Barkın’ın alnında oluşan cümlelerin altındaki gölgeleri okuyabildiğini fark etti. Acı çeken insanların çığlıkları dört bir yanını sardı. Kaçış yoktu..

O an çığlıkların arasından tanıdık bir ses ona ulaştı, “Kızım çay hazır, arkadaşlarına servis yap hadi. Hem bak size pastada yaptım”…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | » yorum bırak;

Yer altındaki çocuklar b.1

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 28, 2006

(Çocukken yarattığımız oyunlar, bize büyüdüğümüzde asla sahip olamayacağımız bir şeyi verirdi. Kendi dünyalarımızı.. Aşağıdaki öykü ve devamı o dünyalardan birinin zayıf bir yansımasıdır sadece)

Genel bir iç sıkıntısı hali baş gösterdi, bundan yaklaşık 25 sene kadar önce. Hiçbir şeyden zevk almama hali, tahmin edersiniz, uzun yaşamanın yan etkileri.. Günün birinde birden bire yer altına inmeye karar verdim. (Bakmayın ilk söyleyişte karizmatik durduğuna. Kastettiğim yer altı kanalizasyon sistemi!) Daha önce duymuştum, ölümsüzlerin, kendileriyle baş başa kalmak, tefekküre dalmak için sıklıkla kullandıkları bir yöntemmiş bu. Sıradan insanların hiç görülmediği yerler… Tamam biraz pistirler ama mikroplardan etkilenmiyorsanız bunu çok sorun etmeyebilirsiniz. Ben, kanalizasyonların yüzeyden aktığı 17. yüzyıl Londra’sında, hem de, veba salgını sırasında dolaşmış biriyim. Zaten bir yerlerde, biraz araştırırsan, aşağıdaki bu ilginç alemde, yıllardır kullanılmayan, unutulmuş, kuru ve hatta kokmayan dehlizler ve odalar bulunabileceğini duymuştum. Ben de öyle yaptım. Yer altına çekildim ve biraz araştırdım. Sonunda aradığımla karşılaştım. Kanalizasyon sisteminin kullanılmayan kısmından çok uzakta, bana kendimi genç hissettirmese de, eski ve en önemlisi biraz gün ışığı alan birkaç oda buldum. Oraya yerleştim, orada yaşadım ve düşündüm. Şimdi size orada girdiğim derin translardan bahsedecek değilim, bahsetsem de anlayamazdınız muhtemelen. Aslında benim meselem yüzeye nasıl dönmeye karar verdiğimi size anlatmak, bu hikaye hoşunuza gidebilir..

Beş yıldır oradaydım. Bu süre benim ömrümün içinde sadece bir sayfa bile olsa, orada, her şeyden uzakta, inzivaya çekilmiş olmak siz fark etmeden sizden bir şeyleri alıp götürüyor. En azından yabanileşiyorsunuz, burası kesin. Güneşi, rüzgarı unutuyorsunuz, romantizminizi yitiriyorsunuz. Neyse bir gün, yine ve sıkıcı bir biçimde, meditasyon yaparken uzaktan kulağıma sesler çalındı. Önce duyduğumu sandım ama sonra, çok net bir biçimde fark ettim ki dehlizlerimden çocuk kahkahaları geliyordu. Elimden geldiği kadar sessiz ve çabuk, seslerin geldiği tarafa doğru yollandım. Onları kısa bir sürede buldum. İkisi 5-6 yaşlarında, ikisi daha küçük, iki kız ve iki erkek çocuğu, sanki çocuk parkındaymış gibi, benim dehlizlerimde oynuyorlardı. Öfkem ve şaşkınlığım kısa sürede meraka dönüştü. Onları seyretmeye koyuldum. Yarım saatten fazla oynadılar, koşuşturdular, zıpladılar ve gülüştüler. Ben de onları keyifle gözledim. Lakin sonra birden bire yok oluverdiler. Oynadıkları yerleri inceledim ama sanki hiç orada olmamışlar gibiydi. Ev olarak kullandığım odama aklımda bir sürü soruyla geri döndüm.

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »

Turuncu – Başlangıç (1. bölüm)

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 23, 2006

Elinde olmadan kötü olan birisinden korkunç çok az şey vardır. Bu hikaye de öyle birisinin neden olduğu şeyler yüzünden acı çeken bir kıza dair. O yüzden bu okudukların korku dolu minik bir hikayenin ilk satırları. Burada su katılmamış, saf kötülükten bahsediyoruz. Bir başkasına sadece, ona zarar vermiş olmak için zarar verebilecek bir kötülükten…

Turuncu diye bir kız vardı. Hepimiz kadar iyi ve hepimiz kadar kötü birisiydi. Sanatçıydı, çizgilerle uğraşır, tasarımlar yapardı. Tüm gerçek sanatçılar gibi, diğer insanlardan daha derin bir iç güdüye ve daha geniş bir algıya sahipti. Belki bu yüzden ya da sadece büyük büyük büyük annesi kendi çapında bir cadı olduğu için insanların el yazılarından, inanılmaz kesinlikte karakter tahlilleri yapar ve kişilerin geleceklerine ilişkin hep tutan öngörülerde bulunurdu. Birinin el yazısı ile yazdığı bir metne baktığında, kısa bir süre içinde yazılanlar Turuncu için anlamını yitirir, yazıyı, sadece çizgilerden oluşan bir resim olarak algılamaya başlardı. Sonra bu resmi okurdu. “Bir resim sayfalarca yazıdan daha çok şey anlatır sonuçta.” Her nasıl yapıyorsa, Turuncu bu işte çok iyiydi. Bazen tahminlerindeki başarı onu bile ürkütürdü. Zaten Turuncu’nun başına gelenlerde, onun  bu yeteneğinden kaynaklanmıştı.

Her şey bir arkadaşının Turuncu’ya tanıdığı birinin hat sanatına benzer harika şeyler yaptığını, hem de bunları yaparken trans haline geçtiğini, hiç Arapça bilmemesine rağmen bu dilde yazılar yazdığını söylemesi ile başladı. Turuncu bu garip çalışmaları merak etti. Trans halinde ortaya çıkan hat eserleri. Kim olsa merak ederdi zaten…

Bu konuşmanın üzerinden birkaç güç ancak geçmişti. Turuncu’nun arkadaşı yanında bahsettiği çocukla birlikte geldi. Tanıştılar Barkın’la. Daha ilk anda Turuncu içinde bir tedirginlik hissetti ama bunun Barkın’ın görünüşünden kaynaklandığını düşündü. Çocuk sanki uzunca bir süredir hastaymış gibi görünüyordu. Cildi o kadar şeffaftı ki yüzündeki damarları görebiliyordunuz ve iskelet denecek kadar da zayıftı. Hiç saç bulunmayan başı ve buz mavisi gözleri de sanki teninin beyazlığını daha da koyulaştırıyordu.

Barkın “Bunlar benim çocuklarım” dedi uykusunda konuşan birinin sesiyle ve çalışmalarını siyah deri çantadan çıkartıp, Turuncu’ya uzattı. Daha ilk sayfaya bakarken yazılar, resme dönüştü. Turuncu gördüklerini hiç sevmedi. Daha sonraları o an Barkın’ın yazısında gördüklerini anlatırken “Her çizginin altında gölgeler vardı” diyecekti “Her gölgenin altında da kendi gölgeleri. Orada, resmin çok altında bir yerlerde, karmaşayı gördüm. Kaçışan insanlar, yanan evler… Ben de Arapça bilmiyorum ama o yazı eğer Arapça ya da bizim bildiğimiz başka bir dilde yazılmışsa ben bu işi hiç bilmiyorum demektir. Ne o yazı, ne de altında gizlenen resim buralara ait değildi.”

Diğer çalışmalara dikkatle bakmadan geçti. Son sayfaya da hızla göz attıktan sonra, hepsini Barkın’a uzattı. Turuncu bir an eserlerini çantasına geri yerleştiren Barkın’ın gözlerinin mavinin değişik tonlarında dalgalandığını görür gibi oldu, gözlerini kaçırdı. Barkın “ Çocuklarımı sevmedin galiba” dedi. Turuncu sakin olduğunu umduğu bir sesle “Yoo, kesinlikle çok beğendim. Bambaşka bir şeyler yapmışsın” diyebildi.

Yarım saat sonra arkadaşı ve Barkın gitmişlerdi. Ama tam kapıdan çıkarken Barkın, “Çok kısa bir süre sonra tekrar görüşeceğiz” demişti ve Turuncu, bu sefer çocuğun gözlerindeki renk değişimini gördüğünden emindi. Buz mavisinden koyu lacivertte ve sonra yine buz mavisine. Turuncu gülümsemeye çalışmış, “Niye olmasın” diye bir şeyler gevelemiş ve konuklarının asansöre binmelerini beklemeden kapıyı kapatmıştı. “Seni bir daha görmek isteyeceğimi hiç sanmıyorum” diye geçirdi aklından.

Görecekti…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »

eurovisionun beklenmeyen (ve ölümcül) sonuçları

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 22, 2006

“Ve Polonya’nın 12 puanı da Finlandiya’ya gidiyor. Böylece Finlandiya en yakın rakibi ile arasını 35 puan açmış oluyor.” dedi Bülent Özveren, TRT’nin klasik sesi. Çocuk, ev arkadaşına,

“Çok acayip yaa” dedi “Tiplere baksana birader. Bence makyaj falan değil yüzlerindeki. Bunlar direkt iblis”

“He he” dedi ev arkadaşı. Çocuk ciddi bir ses tonuyla,

“Ya gerçekten diyorum” diye söylendi “Baksana spikerde yüzlerini makyajsız gören yokmuş diyor. Bunlar kesin yaratık. Birinci seçilirlerse bu gece çok enteresan şeyler olabilir.

“Ne gibi” dedi ev arkadaşı

“Buffy’de “Yükseliş” diye bir şey vardı. İblisler yer yüzüne çıkıp, dünyayı ele geçirmek için saldırıyorlar falan, öyle bir şey”

“Bence sen kendine yeni uğraşlar bulmalısın kardeşim” dedi ev arkadaşı. Gülüştüler ve showu ilgiyle izlemeye devam ettiler.

“Finlandiya birinciliği kimseye bırakmadı.” diye duyurdu Bülent Özveren “İlginç kıyafet, makyaj ve tabii ki Eurovision’a rock müziğini taşımaları ile Lordi ve şarkıları Hard Rock Hallelujah yarışmanın unutulmazları arasına girdi. Şimdi ödül töreni için tekrar yerlerini alıyorlar… Bir dakika… Anlamıyorum… Aman Tanrım oradan ne oluyor!!!”.

Orada olanları Avrupa’nın bir çok yerinde, milyonlarca insan, tıpkı çocuk ve ev arkadaşı gibi televizyonlarının karşısından dehşetle izliyorlardı. Olanlar şunlardı;

Finlandiyalı grup sahneye çıkmıştı. Lordi ödülünü almış ve gülümseyerek kameralara el sallamıştı. Sonra baterist, birden, olduğu yerden zıplamış, yerden 5-6 metre yükselmiş ve “the most beautiful” Maria’nın üzerine inmiş, dişlerini boynuna geçirmişti. Kadının çığlığı tüm salonu susturmuştu. Sonra solist, yani Lordi’nin kendisi, Sakis’i tek eliyle boynundan tutarak havaya kaldırmış, parmaklarının tek hareketi ile boynunu kırmış ve 25 metre ileriye, seyircilerin arasına fırlatmıştı. Devamı panikti, koşuşturmacaydı ve kan gölüydü. Grubun diğer elemanları, uçarak seyircilerin arasına dalmış ve onları “yemişlerdi”.

Sessizce televizyondaki canlı katliamı seyreden ev arkadaşlarının dış kapısı, evin içine doğru patladı. Kapı öyle büyük bir güçle kırılmıştı ki kıymık parçaları, bir toz bulutu eşliğinde evin her yerine yağdı. Çocuk ve ev arkadaşı kendilerine geldiklerinde kapıda TV’dekilere benzeyen bir şeyin durduğunu gördüler. Yaratık kükredi ve aradaki birkaç metrelik mesafeyi tek atlayışla kapatıp, kapıya daha yakın oturan ev arkadaşının üzerine kondu, dişleri ile gırtlağını parçaladı. Kan çocuğun üzerine de sıçramıştı ama dehşet içinde dona kalan çocuk bir metre yanında olan vahşeti seyredebiliyordu sadece. Kapıda ikinci bir yaratığın göründüğünü fark etti ve çocuk, o anda, bu iki canavarı tanıdığını fark etti. Bunlar alt komşuları olan sağır ve dilsiz çiftti. “Onlara acımıştım” diye düşündü “ama onlar orkmuş”.

Onun kendini pencereye doğru fırlatması ile kapıdaki dişi yaratığın sıçraması hemen hemen aynı anda oldu. Yaratık daha hızlıydı. Çocuğun son hissettiği şey, daha önce hiç hissetmediği bir şeydi.

Evet çocuk haklıydı. Bu yükseliş gibi bir şeydi. İnsanların, kendilerini saklamayan iblisleri, öyle ya da böyle “seçmiş olmaları”, tüm iblisler için bir işaret olmuştu. İlk birkaç gün, korku filmi sanılan her şeyin sokakta yürürken size saldırması gerçeğini idrak etme sorunu nedeniyle, insanlık için katliam olarak geçti. Sonra insanlar denge kurmayı başardılar. Olay bir iç savaş halini aldı.

……………………………………………..

 

Bundan sonrasında hep klasik şeyler olur galiba. İnsanlık daima bir çıkış yolu bulur değil mi? Kötülük asla galip gelemez ya da insanlar yenilmezdirler değil mi?

Üzgünüm sanırım bu sefer değil… Arkanıza dikkat edin!! 1513-Knight-Death-and-the-Devil-q50-969x1257.jpg

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 3 Yorum »

duyuru

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 18, 2006

Yüksek lisans tezimi bugün savundum ve yüksek lisansı bitirdim. Eskiden alçak sürünüyordum, artık yüksek sürünmeye başlayacağım:))

Yazı kategorisi: Ciddi işler | 2 Yorum »

Ölüm Cezası B.8

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 16, 2006

Ya zaman sancıya mıhlanır ya da sancı zamana

Ortada bir acı varsa, büyük bir acı, bazıları, zamanın acıya mıhlandığı yerde kalmak daha iyi gelir insana der. Böyle olunca zaman acıya, kırgınlığa ya da bunlar gibi bir şeye takılır, akmayı bırakır. Bu duyguları yaşayan insan da orada kalır. O kişinin, zamanı, hayatı o tek anda olan kötü şeyle belirlenir. Kişi durur böylece ama diğer her şey çevresinden akıp gider, tüm dünya onun dışında kalır…

Dediğim gibi bu sadece bazılarına göre veya başka bir bakış açısına göre daha iyidir, kelimenin tam anlamıyla, ehven’i şerdir. Zaman acıya takıldığı zaman, hep aynı yerde, hep aynı acıyı yaşarsın. Amacı acı zamana mıhlanırsa, en iyisi güzel bir düşüş olabilir kişi için, aslında sakin olup da yeterince yüksekten atlayınca beton hissi verecek mavi bir denize.. Acı zamana mıhlanıp kalırsa, kişi yaşamaya, yürümeye, çalışmaya ve düşünmeye devam eder. Kişi nereye gitse, acı sonsuz bir sadakat ile peşinden gelir. Aslında acı, kişiye saplanır.

Birinci durumda kişi en fazla delirir. Garip sayıklamalar içinde, normal olanların görmediği bir yerlerde “bulunur”. Ama diğer halde acı her yerdedir, her anında seninle, beyninin, kalbinin, canının içinde seninle dolaşır. Deliremezsin çünkü yaşarsın, ölemezsin çünkü insansın…

Eğer ikisi birden olursa, ki tanrı korusun böyle bir dehşetten hepimizi, aslında olmayan bir yerde ve geçip gitmiş bir zamanda yaşayıp, gerçekte de ne olduğunu bilen bir zavallıya dönüşür kişi. Unutamaz, kaçamaz ve uyuyamaz!

Ne yaşayacaklarını insanlar seçmez. Zaman ve acı seçer. Sen ya dayanırsın başına gelenlere ya da öyle bakakalırsın.

+++++++++++++++ +++++++++++++

- “Sıradan bir şekilde “benimle çıkar mısın?” demek istemiyorum sana, sıradan bir şekilde çıkalım istemiyorum. Çünkü seni gördüğümden beri bir olağandışılık hissediyorum. Sesin dönüyor beynimde, neredeyse senin sesinle düşünüyorum diyeceğim. Rüyalarımda ya sürekli seni görüyorum ya da her gördüğüm rüyamı sana yoruyorum. Sonuçta bu da normal değil. İlk gördüğüm anda seni gözlerim kamaşmıştı biliyor musun, söylemiş miydim sana? Normal değil bunlar. Ama bana ne!! Normalin iyi olduğunu kim söylemiş. Söylenmişse de burada geçmiyor o laf!! Ne dersin?”

- “Neden böyle oldun peki? Neydi bendeki farklılık?”
- “Bir nedeni olmak zorunda mı?”
- “Hayır, sanırım..”
- “Sanma öyleyse!!”
- “Peki..”
- “Peki??”
- “Sen “o” olabilir misin?”, dedi Hayatı olacağından emin olduğu kız, kendi kendine düşünür gibi. Aşık olanın, beğenenin, isteyenin yalnız kendisi olduğunu sanan Adam, bu sorgulama karşısında afalladı.
- “Neden olmayayım”, dedi Adam neredeyse fısıltıya yakın bir sesle. Kız
- “Biliyor musun, ben de senin sesini duyuyorum beynimin içinde”, dedi gülümseyerek.

Adam o an ölebilirdi…

Yazı kategorisi: Ölüm Cezası Tefrika | 1 Yorum »

Ouattro ya da erkeklerin sonu

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 12, 2006

Ah bu sabahlar yok mu adamı AŞINDIRAN? Her gün ölüm tehlikesi, her gün korku, her gün acı!!

 

Kalkarsın sersem sersem, gözlerinde uyku gezinirken. Gidersin banyoya, demir gibi suyla yıkarsın yüzünü ayılabilmek için. Ayık olman şarttır az sonra yapacağın işi bitirebilmek için yoksa, şaka değil, gerçekten ölebilirsin!!

 

Sonra alırsın eline Wilkinson Sword QUATTRO traş bıçağını, geçersin aynadaki dehşete düşmüş suratın karşısına, başlarsın kendini doğramaya.. Markaya baksanıza ne kadarda emin sizi duman edeceğinden!!

 

Erkeklerin sonu ayna karşısında, kan kaybederken gelecek, dünya kadınlara kalacak..

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, Ciddi işler | » yorum bırak;

Son Kart (ölüm cezası b.7)

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 10, 2006

Masada açılmayan son bir tarot kartı kalmıştı. Fal, genel olarak,  iyi çıkmıştı. Ölüm ya da hastalık yoktu, varolan sıkıntıların zamanla ortadan kalkacağını okumuştu kartlardan acemi falcı. Ama yine de o son kart önemliydi. Tam merkezdeydi. Adamın bozuk morali düzelmiş olsa da o kartın açılmamasını tercih ederdi. Çünkü en kötüler, ucuz filmlerde, hep en sonda ortaya çıkarlardı.

Kız kartı çevirdi. Geniş bir pencerenin önünde başını ellerinin arasına almış bir adam oturuyordu karttaki resimde. Kız daha bir şey söylemeden, Adam bu kartın anlamının iyi olmadığını anlamıştı. Falcı biraz düşündükten sonra “Hayatta istediğin şeylere ulaşacaksın, şimdiki kız arkadaşından ayrılacak, daha iyisini bulacaksın ve iyi bir işte çalışacaksın. Ama nasıl söylesem” birkaç saniye durakladı ve “Her şey sonunda iyi olmayabilir. Kartlardan hiçbir zaman tam olarak mutlu olamayacağını okuyorum.” dedi.

Adam o an kaderinin gerçekten de böyle olacağına inandı.  Onu üzüp duran kız arkadaşından ayrılmaya ve beklemeye karar verdi. Daha iyisini bulacaktı ve iyi bir işi olacaktı. Ama asla “tam olarak mutlu olamayacaktı.” Keskin mutsuzluklar yerine, sürekli bir az mutluluk halini tercih edebileceğini düşündü.

Kafasında bir cümle döndü. “Daha kötüsü olmasın.”

Daha kötüsü tabii ki olacaktı…

Bazılarına hep böyle olurdu…

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler, Ölüm Cezası Tefrika | 1 Yorum »

Carpe Diem

Yazan: tembellikruyasi Mayıs 4, 2006

600 yıllık hayatımda öğrendim bir şey varsa o da ölümlü kadınlara güven olmayacağıdır, çünkü genelde ne yaptıklarını bilmiyorlar (İstisnaları vardır tabii ki). Zamanlarını ya gelecek adına kaygılanmak ya da geçmişe üzülmek için kullanıyorlar. Ama farkında olmadıkları bir şeyler var, üzüldükleri ya da kaygılandıkları her "an" aslında bir anın geleceği ya da geçmişi. Yani söz konusu o "anın" geleceği için kaygılanmakla meşgul iken, "anı" kaçırıyorlar ve o "an" üzüntüye sebep olan bir anıya dönüşüyor (Biraz karışık oldu. Ama kadınlar söz konusuysa buna alışmak gerek ve bu 250 yıl alıyor:) ). Böylece o "anın" geleceği için kaygılanırken kaçırdıkları "anlar" için üzülecek çok vakitleri oluyor. Lakin geçmiş, geçmişte kalıyor.

Ölümsüz kadınlar ile biraz daha kolay. Bizler, yani ölümsüzler için, her şey daha yavaş akıyor. Gelecek kaygısı ortadan kalkıyor, yapılan hataları düzeltmek için de bolca vaktiniz oluyor. Fakat ölümsüzlerle ilgili de önemli bir sorun ortaya çıkıyor. Bizim çoğumuz vampirdir, ve bilirsiniz onların ruhu yoktur. Bunu belki bilmiyosunuzdur ama ruhu olmayan bir kadın, en az anı yaşayamayanlar kadar kötüdür.

İnanın bu devirde hem ölümsüz, hem de ruha sahip bir kadın bulmak çok zor. Böyle biri için ruhumu bile verebilirim!

Yazı kategorisi: Bağımsız öyküler | 1 Yorum »